Hüseyin Gazi Derneği ve Vakfı
Hüseyin Gazi binse gelse atına İnan olmaz çarkı felek zatına
Hz. Ali Hacı Bektaş-ı Veli Atatürk
Hacı Bektaş-ı Veli

Bu içerik 10 Aralık 2011 00:00 tarihinde eklendi ve 10.709 kez gösterildi

Makaleler Anasayfa | Gülağ ÖZ | Ali YILDIRIM |

HACI  BEKTAŞ VELİ

Aleviliğin Anadolu topraklarında kurulmasını, kurumlaşmasını, yayılmasını teorik olarak biçimleyen kişidir. Anadolu Aleviliği, bu bü­yük Horasan Piri Hacı Bektaş Veli ile birlikte Arap İslamiyetinden ve Arap kültüründen bağımsız olarak gelişen Türkler’e özgü Türk gelenek ve göreneklerine dayalı, eski Türk inanç sistemlerini de içinde barındı­ran, gerektiğinde tüm dinlerden de halkın bünyesine ters gelmeyen ku­rallar getiren bir dini tarikat sistemi oluşturmuştur. Anadolu Aleviliği­nin kurulması süreci Horasan Yesevi okulu öğrencileri olan Hacı Bek­taş Veli ve diğer Horasan pirlerinin Anadolu topraklarında kurdukları tasavvuf okulunun bir devamı niteliğindedir.

Horasan topraklarından Anadolu topraklarına adım atan Türkmen­ler çeşitli kollar halinde geldiler. Bunlar, hem Yesevi’nin hem de Ebül Vefa’nın öğrencileri ve tarikatının devam ettiricileridir. Bunlar aynı zamanda Hallacı Mansur’un devamcılarıdır. Bu akımlar, Kalenderilik, Haydari­lik, Vefailik, Yesevilik adlarıyla geldikleri Anadolu topraklarında bir dönem Ba­bailer adıyla birleştiler. Ebul Vefa’nın ardıllarından Baba İlyas, bu birliği tek potada birleştirmeyi başarmıştır. Babailer hareketinin yenil­mesi sonucunda bütün bu hareketin öncülerini Bektaşilik ve Hacı Bek­taş’ın çevresinde birleştiklerini görmekteyiz.

“Bektaşiliğin teşekkülünü XIII. yüzyılda Anadolu ‘da ortaya çıkan şiddetli, sosyal ve dini, kısmen de siyasi hareketlerle, başka bir deyiş­le Babai isyanı ve hareketiyle sıkı sıkıya bağlantılı olduğu”,[1] daha Fuat Köprülü’den itibaren görülmüş  ondan sonra yapılan araştırmalarla bu bağlantı daha açık bir şekilde belirmiştir.”[2]  Bektaşilik, Horasan Erenlerinin ilk yıllarında henüz ortada yoktu.Hala Babailer hareketinin izleri ağır bir şekilde devam etmektedir.

Bu sırada Kalenderilik de büyük bir güç olma özelliğini korumaktay­dı. İlk Bektaşiler olarak adlandırılan Abdal Musa, Kumral Abdal, Ab­dal Murat, Geyikli Baba, vs. kendilerini Babai ya da Horasan adıyla Vefayi diye adlandırmaktaydılar. Bunların birçoğu yine Kalenderi, Haydarı, Yeseviye tarikatı mensuplarıydı. Ancak Babailer İsyanı’nın yenilgisinden sonra Selçuklu devlet yapısının ekonomik, sosyal koşul­ları onları yeni bir birlikteliğe doğru çekmekteydi. Bu birliktelik Hacı Bektaşi Veli öncülüğünde örgütleniyordu. Tamamen Türk gelenekleri üzerine kurulan bu örgütlenme biçimi aynı zamanda medreselerde ve­rilen eğitime bir tepki olarak kurulacak Türk okullarının da temelini oluşturuyorlardı. Bu temel yine Babai hareketinin yeniden derlenip to­parlanmasını da sağlayacaktı. Ancak bu kez Suluca Karahöyük Tekke­si bu hareketin başını çekiyordu. Bu örgütlenme biçimi her ne kadar Bektaşilik adını almazsa da Bektaşiliğin temeline bir taş konulmuş olu­yordu.

Bektaşiliğin kurucusunun, örgütün başında bulunan Hacı Bektaş olarak bilinmesi yanında onun çevresinde bulunan Kalenderi, Vefai, Yesevi, Haydari pirlerinin büyük payları olmuştur. Bunlar her ne ka­dar Bektaşi adını kullanmasalar da, bilerek bu tarikatın temellerinin oluşumunu sağlamlaştırıyorlardı. Çünkü hepsi de Hacı Bektaş’a son derece bağlı, onun fikirlerine harfiyen uyan, inanan, saygı ve hayranlık duyan kimselerdi.

Hacı Bektaş, Anadolu Aleviliğinin oluşumunu bu pirlerle birlikte yürütmüş olsa da şu tümcesi önem taşımaktadır. “Benim kabem insan­dır”. Bu söz Anadolu’ya yeni bir biçim verecek, Anadolu’da yaşayan Türkmenler’e ters gelmeyecek, onların kendi benliklerine, öz kültürle­rine dönüşü ve kavuşmasını sağlayacak bir teminattı. Bu teminatın al­tında yatan gerçek ise, Arap-Fars kültürü önüne büyükçe bir duvar ör­mekti.

 İşte bu söz ile Emevi-Arap milliyetçiliğine dayanan İslamiyet yerine, Türkler’in kendi kültürlerine sahip çıkarak, başka dinlere de ta­vır almadan, saygı duyularak oluşturdukları Türk İslam’ıydı. Bu İslami dinde en çok etkili olan hiç şüphesiz Şamanist kültür, Şamanist düşün­ce ve Türkler’in kendi inandıkları, yüzyıllarca yaşadıkları ve yaşamak istedikleri dinleriydi. Çünkü Türkler Özgür bir halktı. Diledikleri gibi yaşamak, doğayla, gökyüzüyle kucaklaşmak temel ilkeleriydi.Kaderci değildiler.Sıkıntıya gelmiyorlardı.Kadınları kendilerinden,erkeklerden farklı görmüyorlardı..Hacı Bektaş Veli “kadınlarınızı okutunuz”derken bunları dile getiriyordu. İnsanı düşünmeye, kafalarındaki şüpheleri yok etmeye özen göste­ren Türk inancı ya da inanç sistemi yine Hacı Bektaş Veli’nin ağzın­dan dökülen şu sözlere çok önem veriyordu. “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu”. İnsanın okumasını, aydın bir millet olmasını öğütlüyordu bu Hacı Bektaş felsefesi. Cehalete karşı koyulmasını sa­vunuyordu. Bunun yanında başkan dini inançları da içinde barındırıyordu. Manicilik, Zerdüştlük,Hıristiyanlık, Budizm vd.

Biz Bektaşiliğin oluşum ve felsefesine geçmeden önce bu tarikata adını verdiren Hacı Bektaş Veli’nin kim olduğu konusuna dönelim.

 Kimdir Hacı Bektaş?

Yüzyıllarca içimizde nasıl yaşamış, bu günle­re hangi düşüncesiyle gelmiş ve hala neden Anadolu Türk’ünün belle­ğinde önemli bir yer tutmaktadır?

Hacı Bektaş Veli, Horasan’ın Nişapur kentinde 1209 ya da 1210 ta­rihinde doğmuştur. Bazı kaynaklar değişik doğum tarihleri vermiş olsalar da Hacı Bektaş Veli’nin yaşamından çıkartılan en mantıklı tarih bunu göstermektedir. Babasının adı İbrahim olup, 7. İmam Musa Ka­zım’a dayandınlan soyu Seyitlikle belgelenmektedir. Hacı Bektaş’ın anasının adı Hatem Hatun’dur. Hacı Bektaş’la ilgili bilinen en önemli kaynak Vilayetname’dir. Vilayetname, Hacı Bektaş’ın efsanevi yaşa­mına daha çok yer vermektedir. Hacı Bektaş’ın ölümü sonrası sevenle­rinden Uzun Firdevsi tarafından yazıldığını sandığımız Vilayetname’den de yola çıkarak bu büyük pirin yaşamının gerçek gizlerini bulmaktayız. Vilayetname­ler’de Hacı Bektaş’ın soyunun Musa Kazım’la birlikte geldiği yazıl­maktadır. Hz. Muhammed’in kızından torunları olan Musa Kazım na­sıl oluyor da, bir Türk büyüğü olan Hacı Bektaş Veli ile soyda birleşi­yor. Konumuz açısından da önemli olan bu konu çok tartışılıyor.

Emevi-Abbasi çizgisini ve bu hanedanlık devletlerinin sosyal yapı­sını bilmeden doğrulan bulmamız güçleşir. Bilindiği gibi Musa Kazım, Hz. Ali’nin oğullarından İmam Hüseyin’in, Zeynel Abidin, Muham­med Bakır ve Musa-ı Kazım’dan devam eden bir akrabalık ilişkisi ku­rulmuştur. Bu akrabalığın kurulması ve ispatının gösterilmesi için Emevi halifelerinin, Abbasi halifelerinin imamlar üzerinde yaptıkları katliam hareketlerini bilmek gerekmektedir.

Emeviler zamanında Türklerle karşılaşan, 725 yılından başlayarak 775 yılına kadar adım adım Müslümanlaşan Türkler, İslam’ın muhale­fet cephesinde, Ali yandaşlığı safında yer aldılar. Emevi yöneticilerin­ce katledilen İmamlar Türkler’e sığındı ve onlarca saklanarak nesille­rinin tükenmesini önlendi. Bu ara evliliklerden doğan akrabalıklar kurul­du. Bu akrabalıklardan Seyyitler ortaya çıktı. Seyitlik, İmam Hüseyin soyundan gelenlere verilen addır. Ve Anadolu’da seyitler oldukça fazladır. Ve babadan oğla geçen dedelik kurumunun kendisidir.

Hacı Bektaş’ın soyunun dayandırıldığı 7. İmam Musa-ı Kazım, Ab­basi halifelerinden Harun Reşid’in emriyle 786 tarihinde zehirletilerek yaşamına kıyılmıştır. Musa Kazım’ın oğullarından Seyit Mükerrem Mücap, Horasan’da uzun süre oturdu. Hatta Hacı Bektaş Veli’nin Ana­dolu’ya göçmesine kadar olan süre içerisinde babası Seyyit İbrahim Sani bu topraklardan ayrılmadı. Hacı Bektaş kardeşi Menteş ile birlik­te Anadolu’ya Moğol baskısı sonucu gelmiş, hatta Babailer hareketine katılan Menteş, burada 1239 tarihinde Baba İlyas ile birlikte idam edil­miştir. Hacı Bektaş bu süre zarfında bir sure ortalarda görünmeden kendisine barınma ve örgütlenme, çevre toplama fırsatı bularak Göre­me yakınlarında Suluca karahöyük’e yerleşmiştir. Hacı Bektaş ‘in yer­leştiği bu verimli Orta Anadolu toprakları Türkmen nüfusunun yoğun olduğu bir bölge olmakla birlikte Hıristiyanlığın önemli yerleşim  niteliğindeki bir bölgedir.

Biz, yine Hacı Bektaş’ın Horasan cephesine dönerek, onun gençli­ği ve yaşamıyla ilgili bilgileri sürdürelim.

Horasan’da ünlü tasavvufçu Ahmet Yesevi’nin kurduğu okul yo­luyla Anadolu’ya taşınmış bulunan Türk kültür yapısı, tasav­vufun  Piri Ahmet Yesevi’den halifesi ve ölümünün ardından Yesevi tek­kesine postnişin ve öğretmen olarak yerleşen Lokman Perende Hacı Bektaş’ın öğretmeni olarak tanıtılır, Lokman Perende, Hacı Bektaş’ın eğitimiyle ve yetiştirilmesiyle bizzat ilgilenmiştir.

Bazı kaynaklar her ne kadar Hacı Bektaş’ı Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencisi olduğunu söylüyorlarsa da bu gerçeği yansıtmıyor. Çünkü Ahmet Yesevi’nin ölüm tarihi 1167, Hacı Bektaş’ın doğum tarihi 1209’dur. Her ikisinin doğum ve ölüm tarihleri arasında 42 yıllık bir fark var. Menkıbeler de bu doğrultuda bilgi kaydetmiş olsa da, menkıbeleri doğrultusunda yetişmiş olan Hacı Bektaş’ın, bu görüşleriyle Anadolu’ya geldiği çeşitli kaynaklarca belirtilmektedir. Doğru­dan Ahmet Yesevi öğrencisi olmak yerine Yesevi’nin öğrencisi bulu­nan Lokman Perende’nin öğrencisi olması, dolayısıyla Yesevi’nin gö­rüşlerini bu pirden öğrendiği bilgisi daha gerçekçidir.

Hacı Bektaş, Anadolu’ya gelmeden önce Kerbela, Necef, Bağdat’a uğrayarak Ehlibet makamlarını ziyaret ederek Anadolu’ya gelmiştir. Anadolu’da önce Elbistan, Tarsus, Bozüyük, Muğla’ya geçtiğini hatta Konya’da Mevlana ile görüştükten sonra Kırşehir’e yerleştiğini yazar­lar. “Hacı Bektaş Veli Konya ‘ya uğramış, Mevlana ile görüşmüştür. Devletin resmi dilinin Farsça olmaması. Mevlana’nın Farsça yazışı, onu Türkçülerin toplandığı Kırşehir’e sevk etmiştir. 0 zaman Kırşe­hir’de Aşıkpaşa ‘nın Türkçe hutbe okuduğu biliniyor.”[3]

Hacı Bektaş’ın Horasan yaşamı hakkında kesin bilgiler bulunma­makla birlikte onun ölümünden tahminen yüz yıl sonra yazıldığı sanı­lan Vilayetname’de abartılmış, Hünkarı yüceltmek için verilmiş birçok efsanevi bilgiler vardır. Bu bilgiler ışığından yararlanarak, onun tarihi kişiliği konusunda ip uçları bulmaktayız. Mevlana ile aşağı yukarı yaşdaş olarak görülmektedir. Konya’da Mevlana ile görüşmüş olması hem Vilayetname’de hem de Mevlana konusunda detaylı bilgiler içe­ren Eflaki’nin Menakıbul Arifin adlı yapıtında görülmektedir. Ahmet Eflaki her ne kadar Türklüğü ve Hacı Bektaşı aşağılar biçimde anlat­mış olsa da bu iki pir haklarındaki ilişkileri anlatması bakımından son derece yararlı bir yapıttır. Ancak Mevlana ile görüşmesinin ardından Sultanların yaşadığı Konya, Hacı Bektaş’ı sıkar. Kendisini, Türkmen­lerin yaşadığı kırsal kesimde gösterir.

Baba İlyas’ın torunlarından Aşık Paşaoğlu’nun Aşıkpaşa Tari­hi’nde Hacı Bektaş Veli ile ilgili bilgiler vermektedir. “Evvela doğru Sıvas ‘a geldiler. 0 zaman da Baba İlyas gelmiş Anadolu ‘da oturur ol­muştu. Meğer onu görme isteğiyle gelmişler. Onun dahi hikayesi çok­tur. Bu Hacı Bektaş, kardeşiyle birlikte Sıvas’a, Sıvas’dan da Baba İl­yas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye geldiler.”[4]

Yine Anadolu topraklarına Moğol baskısı sonucu kaçarak gelen Baba İlyas, Amasya Çit Köyü’ne yerleşmiştir. Aşık Paşaoğlu Tarihi, Baba İlyas konusunda yine şu bilgileri veriyor. “Ben fakir Derviş Ah­met Aşıkıyım. Babam Şeyh Yahya, onun babası Şeyh Selman, onun ba­bası Aşık Paşa, onun babası Muhlis Paşa, onun babası da zamanın kutbu Baba İlyas‘tır ki Şeyh Ebul Vefa‘nın halifesidir.”[5]

Bu bilgilerden açıkça görülüyor ki, Hacı Bektaş, Anadolu’ya gel­meden önce Baba İlyas’ın adını duymuş, ya da Horasan’dan tanımak­tadır. Belki de Horasan Okulu’nda Baba İlyas’ın halifesi olan Ebul Ve­fa da hem Ahmet Yesevi hem de Lokman Perende ilişkileri vardır. Ba­ba İlyas’ın Ebul Vefa’nın halifesi oluşu, Anadolu’da yerleşmesi sonu­cu da Hacı Bektaş’ın doğrudan doğruya Ebul Vefa’nın halifesi olan Baba İlyas’a gitmiş olması hem Ahmet Yesevi, hem de Ebul Vefa ilişkilerini pekiştirmektedir.

Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişi pek de parlak bir döneme rastla­mamaktadır. Çünkü Anadolu toprakları yer yer kargaşalıklarla çalka­lanmakta, Selçuklu sultanlarının atadıkları Türk olmayan, Türkmen halka ters düşen vezirleri zevk ve sefasındaydılar. Bu vezirler devlet idaresine öylesine hakimdirler ki, sultanların bile bu vezirlerinin çizgi­sinden çıkmaları imkansızdı. Ülkede üretim yapan halkın sırtına binen bu parazitler takımı, yoksulu soymaktan adeta zevk almaktaydılar. Vergiler sürekli artırılmaktadır. Halk, kendisine ağır gelen bu vergi yü­künden kurtulamamaktadır. Vezirlerin, yöre beyleri de bu vergiden pay aldıklarından dolayı halka zulüm etmekten çekinmektedir.

Halkın kültür yapısı devlet yönetiminin kültür yapısına uymamak­tadır. Kırsal kesimlerde göçer halde yaşayan Türkmenler, çobanlık, bağcılık, bahçecilik işleriyle uğraşmaktadır.Hacı Bektaş, Anadolu’da bunları görmüştür. Ancak kısa bir süre sonra bu kötü koşullar bir isyanla noktalanır, Babailer İsyanı. Babailer İsyanı ‘na katılıp katılmadığı konusunda kesin kanıtlar olmamakla bir­likte kardeşi Menteş’in bu isyanla birlikte idam edildiği bilinmektedir. İsyan sonrası nerelerde bulunduğu, nasıl yaşadığı konusunda kesin bil­giler bulunmamaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, Suluca Karahöyük’e yer­leşmesine bu bölgenin Hıristiyanlık merkezlerine çok yakın olduğu­dur.  

Akla en yatkın bir mantık ise Hacı Bektaş’ın isyan sonrasında bir süre Hıristiyanlar arasında saklandığı, özellikle Sinosis köyünde Hı­ristiyanlanlarla sonraki ilişkileri ve Müslüman Hıristiyan demeden bü­tün halkın kendisini sevdiği, Sinosis’in ise Suluca Karahöyük’e çok yakın olması bu ihtimali kuvvetlendiriyor.

Alevilik üzerine çalışmalar yapan Etem Ruhi Fığlalı, Hacı Bektaş konusunda şu yargıya varmaktadır. ‘Hacı Bektaş ‘ın iktidarların veril­mesinde ve Sultanların tacında hiç gözü yoktur. 0, bir kahramandır. Ama elinde kılıçla isyandan isyana koşan biri değil, elinde çapası ile elinin emeği ve alnının teriyle dağ başlarında yer açıp yerleşen, bağ ve bahçe yetiştiren, dolayısıyla göçebe ruhunu şehirleştirip medenileş­tiren.”[6]

Horasan cephesinde yetişen ve Anadolu gerçeğiyle de karşılaşan Hacı Bektaş ne yapmalıydı, Anadolu topraklarında? Alıp başını gitme­li miydi? Bir yerde inzivaya mı çekilmeliydi? Evlenip, ço­luk ço cuğuyla mı uğraşmalıydı? Ya da bir yere bir baş mı olmalıydı? Sultanlık sarayı hazırdı buna. Ama Hacı Bektaş Veli’nin kendisini aşan bir kültürü, yere göğe sığmayan bir yüreği vardı. Ne yapmalıydı? El­bette yapacak çok şeyler vardı ortada.

Öncelikle derlenip toparlanmalıydılar, arkadaşlarını bu doğrultuda ikna etmeliydi. Anadolu topraklarına Türk kültürü bezenmeliydi. Uy­garlıklar bu topraklara çok şeyler bırakmıştı. Bunun meyveleri de alın­malıydı.

Hünkarı ilgilendiren en önemli konu kültür konusuydu. Eğitim ko­nusuydu, dil konusuydu. İnsanların birbirlerini sevme konusuydu. Re­fah ve mutluluk konusuydu. Elbette Müslüman’dı, Türktü. Ancak bun­lardan önce yapılması gerekli olan öncelikler vardı. Bu öncelikler ara­sında eğitim ve öğretim geliyordu. “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyordu.. “Kadınlarınızı okııtıınuz” diyordu. “Incinsen de incitme” diyordu. Bunları gerçekleştirmek gerekliydi. İnsan insanı sevmeliydi. Din ayırımları, ırk ayırımları da neyin nesiydi? Elbette in­sanın, toplumların bir kültürü vardı, bu kültüre sahip çıkılmalıydı. An­cak insanın tek başına yapacağı şey değildi.’

 Horasan Erenleri, Anadolu Erenleri birlik olmalıydı. Birleşip toplu­muna sahip çıkmalıydı. Onların sosyal yaşamından ibadetine, eğitimi­ne kadar her şey yeniden biçimlenmeliydi. Yeniden düzenlenmeliydi. Öyleyse ne gerekliydi? 

Anadolu Türk Okulları

Yani tekkeler Arap Fars kültürüne dayalı eğitim veren Medreseler, Türkmen toplumuna ters gelmekteydi. Toplum kendi okulunu kendisi yapacak, kendi üretip, kendisi tüketecek, kendi kendisine yetecek şe­kilde planlanmalıydı. Kara kazanlardan hakullaha kadar paylaşımdan, birlikte yeyip. birlikte yaşamaya alışana kadar, birlikte olunmalıydı.

Bir pınarın gözünden birlikte su içen, Anadolu topraklarının kültü­rünü birlikte nefeslenen Anadolu pirleri, bugünkü adıyla aydınlanmanın öncüleri, profesörler, öğretmenler grubu bir tekke etrafında birleş­meleri gerekliydi. Birleşildi, görevler ve hedefler belirlendi. Tekkeler kurulmalıydı. Burada Türk dilinden eğitim verilerek dervişler ,dedeler yetiştirilip, Anadolu topraklarına salınmalıydı.

Birlik Oldular, Toplandılar, Karar Verdiler

Ahi Evrenler, Hacı Bektaşlar, Sarı İsmailler, Abdal Musalar, Sarı Saltuklar, Geyikli Babalar, Hıdır Abdallar, Kolu Açık Hacim Sultan­lar, Taptuk Emreler....

Anadolu Türk okullarının hedefleri saptandı, yapılması gerekli ko­nular belirlendi, kısa sürede Anadolu Horasan kökenli dervişlerin yö­netimindeki okullar (tekke)la donandı. Bu tekkelere postnişin olarak atanan Dedeler, Babalar merkezi Hacı Bektaş Dergahı’na bağlı olma­sına karşın Seyitlik soyundan gelenler olması önemsendi. Her Seyyit, dede dergahına, tekkesine, okuluna kendi adını verdi.

Bu tekkelerden, 13. yüzyıldan bugünlere kadar ayakta kalmayı ba­şarabilenler vardır. Anadolu’ya yerleşen bu aydın Seyyit zümresinin etkileri yüzyıllar boyu varlığını sürdürdü. Osmanlı Devleti’nin kuruluş sürecinde bu tekke okullarının büyük rolü olmuştur. Osmanlı Devleti içerisinde hoşgörünün yayılması, yerleşmesinde bu ekol etkilidir. Hat­ta Osmanlının ilk düzenli ordusu Yeniçeri Ocağı manevi gücünü bu dergahlardan almıştı. Bektaşi tekkeleri iki kez sarsıldı. Birincisi, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferiyle birlikte halifeliğin Osmanlıya geçmesiyle Bektaşi dedeleri sürgün edildi. Bazı dedeler ise çeşitli ne­denlerle asıldı Ortadan kaldırıldı. İkinci bir darbe ise 1826 yılında Pa­dişah 2. Mahmut döneminde Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması sürecin­de bütün Bektaşi tekkeleri kapatılırken, büyük bir bölümü binalarıyla birlikte yıktırıldı. Altmış yılı geçen tekkelere dokunulmazken, bu sü­reçten sonra yaptırılan tüm Bektaşi tekkeleri yerle bir edildi. Bektaşi tarihinin yazılı tüm kaynakları ateşe verilerek yakıldı. Açık bulunan tüm Bektaşi tekkelerinin başına Nakşi Şeyhleri atandı. Kısa sürede Bektaşiliğin temellerini oluşturan, Anadolu Türk Okulları ortadan kal­dırılmış oldu. Bütün Bektaşi tekkelerine camiler yaptırılarak öz kültür­leriyle bağları kesilmeye başlandı. Bu aşamadan sonra Bektaşi Tekke­leri hiç bir zaman belini doğrultamadı. 2. Mahmut’un torunu Padişah Abdulaziz’in, Bektaşi tarikatına geçmesi bile Bektaşiliğin yediği dar­beyi ortadan kaldıramadı.

Hacı Bektaş’ın tarihi kişiliğiyle ilgili, gerek Horasan cephesi, gerek­se Anadolu’daki bilgiler ve belgeler çok yetersizdir. Menkıbeler onun­la ilgili bilgileri bazen net olarak vermesine karşın, abartılmış ve yazan kişinin sevgisinden dolayı olduğundan çok daha farklı gösterilmiştir. Biz, Hacı Bektaş’ın tarihi kişiliğini eserlerinden çıkartmaktayız. Birin­cisi, Anadolu Türk Okullarına öncülük yapıp, Türk kültürünü canlı tut­ması, ikincisi, değişik dinlerden ve kültürlerden de etkilenerek kurdu­ğu inanç ve kültür birliğinin (dergah ve tekkeler) yüzyıllarca yoksul, umutsuz insanlara umut olmasın­dan. Hacı Bektaş, yobazlığa, hurafelere yer vermeden aydın bir ülke yaratma uğruna gerekli tekkeleri kurup yerleşmesini sağlamıştır.

Hacı Bektaş ve ekibinin hiç şüphesiz ki bazı konuların yerleşmesi­ne, bütünüyle Alevi tarikatlarını bir tarikat altında birleştirmeye ömür­leri yetmemiştir. Ancak onların yetiştirdiği Dedeler ve Dervişler Bek­taşilik adı altında bütün tarikatları birleştirmişlerdir. Her ne kadar çe­şitli adlar altında devam eden tarikatlar olmuş olsa da sonuçta yine Bektaşi tarikatıyla bağlantılı çalışmış, fikirsel birlikteliğini sürdürmüş­tür. Bunlardan bir tanesi de Hurufilik’tir ki Fazlullah Hurufi tarafından kurulan bu tarikat içerisinde Alevi Bektaşi edebiyatının ünlü isimleri de bulunmaktadır.                                  

Yüzyıllara damgasını vuran Bektaşilik, Alevilik içerisinde en fazla ayakta kalabilmiş ve diğer Alevi tarikatlarını içerisinde barındırmış bir koldur. Günümüze kadar gelmesinin altında yatan çeşitli nedenler bu­lunmaktadır. Bunların başında gelen Türk kültürünün korunması, ge­liştirilmesi ve eski geleneklere bağlı kalınması, bu bağlılıkta evrensel kültür öğelerine ters gelebilecek durumların da bulunmamasından kay­naklanmaktadır.

“Bektaşilik, Türk dilinin korunmasında değil, yayılıp gelişmesinde de büyük hizmetler görmüştür. Türk ırkından olmayan Bektaşiler bile ayin ve erkanlarında Türkçe kullanmışlar, nefeslerini Türkçe yazıp, Türkçe okumuşlardır. Daha biz latin harflerini kabul etmeden önce Ar­navut Bektaşiler Türkçe nefesler ve gülbenkleri latin harfleri ile yazıp ezberlerlerdi. Hatta bunları bastırırlardı.”[7]

Bektaşiliğe ve Aleviliğe, Anadolu Türklerinde büyük önem gös­terilmiştir. Bu kültürün korunmasında, padişaha isyan edecek kadar ileri gitmişler, Alevilerin ezeli rakibi ve kıyımcısı Yavuz Sultan Se­lim’in Arapça resmi diline karşı bakın Alevi Bektaşilerinin tepkisi na­sıl olmuştur: “Gene Yavuz Sultan Selim, Haiıfeliği aldıktan sonra, bir ara Türkçe dilini kaldırarak Arapça‘yı resmi dil olarak kabul etmek istediği zaman da buna karşı gelenler ve onu sakat düşüncesinden yaz­geçirenler arasında Bektaşi akidesine bağlı şahıslar ve kuvvetler bü­yük rol oynamıştır.”[8]

Hacı Bektaş Veli, Anadolu topraklarında kurulan Türk devlet yapı­sının Türk kültür, gelenek ve göreneklerinin uygulanmamasının ardın­dan Anadolu’ya gelen Horasan Piri adıyla anılan ve çeşitli Alevi tari­katlarına mensup kişileri bir ilke etrafında toparlamayı başarmıştır. Tabi Bektaşilik adıyla ortaya çıkan hareket bu toparlanma sırasında henüz ortaya çıkmamış, ancak Hacı Bektaş’ın ölümünün ardından bu tarikatlar yavaş yavaş Bektaşilik tarikatı içerisine girerek zamanla da bu birliktelikte ortadan kayıp olmuş, Bektaşilik oluşumunu güçlendir­mişlerdir.

Hacı Bektaş’a ait tarihi bilgiler ancak bıraktığı eserlerden, yaptığı işlerden, söylediği sözlerden çıkartılıyor. Sultanlarla ilişkileri, döne­min Veli’leriyle ilişkileri, halkla ilişkileri onun büyük bir deha olduğu,tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Kendisi için yazılan Vilayetnameler ise ancak abartılar çıkartıldıktan sonra gerçek yaşamına ait bilgiler olarak ortaya çıkıyor.

HACI BEKTAŞ VELİ VILAYETNAMESİ’NDEN

Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Ahmed-i Yesevi’den Fahir Cihizını Alıp Rum ülkesine Gelmesi

Doksan dokuz bin Türkistan pirinin ulusu Ahmed-i Yesevi, Mu­hammed Hanefi soyundandır ve Seyyiddir. Sekizinci İmam Aliyy-ibn­i Musa-i-Rıza’dan icazet almıştı. Türkistan ülkesine gidip orada, Yesi şehrinde yerleşmişti. Doksan dokuz bin halifesi vardı. Bu yüzden, ken­disine, doksan dokuz bin Türkistan pirinin ulusu derlerdi. Bilgin bir zat­tı ve kimse, karşısına çıkıp onunla bahse girişemezdi. Batın bilgisinde de ileriydi. 0 kadar zahitti ki bir an bile ibadetten geri kalmazdı. Nezir olarak ne gerekirse fukara mutfağında pişirilirdi, gelen, giden, yer içer­di. Kendisi de kaşık ve keşkül yapardı. Bir öküzü vardı, onun sırtına heybeyi koyup pazara yollardı. Bunların değerini herkes bilirdi. Ken­disine lazım olanı alan, parasını heybeye koyardı. Bir şey alıp parasını vermeyen olursa öküz, bu adamın peşini bırakmazdı. Bunu görenler, adamın, aldığına karşılık para vermediğini anlarlar, adamdan değerini alıp heybeye koyarlardı. Öküz, Tekkeye dönünce Şeyh, parayı alır, onunla ne lazımsa aldırırdı. Kerametleri pek çoktur, anlatmakla bit­mez, yazmakla tükenmez, fakat biz, birazını söyleyelim:

Bir gün, bazı kimseler, Ahmed-i Yesevi’ye iftira etmek, halk içinde onu utandırmak istediler. Gece yarısı, şehrin dışında bir öküz boğazla­dılar, sakatını, başını, ayaklarını orada bıraktılar, etini götürdüler, Tek­kenin mutfağına astılar.

Sabahleyin kalkıp aramaya koyuldular. Kestikleri yere gelip işte dediler, öküzümüzü kestikleri yer. Derken bütün şehri araştırdılar, Ah­med-i Yesevi’nin Tekkesine geldiler, orayı da aramak istediler. Şeyh izin verdi, mutfağa girdiler. Baktılar ki öküz, mutfakta asılı. Tam bu sı­rada Hace Ahmed-i Yesevi, Tanrı’ya niyaz etti. Tanrı, onları köpek şekline soktu. Ete saldırdılar, bitirinceye dek yediler, ondan sonra bir­birlerini parçalayıp öldürdüler. Şehir halkı, bunu duyup anladılar, Şeyth’e inançları arttı, o çeşit iftiralardan çekinmeye başladılar.

Horasan Erenleri, bir toplantı yapmak, Ahmed-i Yesevi’yi de davet etmek istediler. Yedi er gönderdiler. Bu yedi er, Turna şekline girip Türkistan’a uçtu.

Bu hal, Şeyhe malum oldu, halifelerine, Horasan Erenleri dedi, bir topluluk yapacaklar; bizi davet için yedi er gönderdiler. Bunlar, turna şekline girdiler, tez durun, onlar gelmeden biz karşı varalım. Hemen bunlar da turna şekline girdiler, Türkistan’dan kalkıp Semerkand sını­rında Amü denen taşkın akarsuyun üstünde Horasan Erenleriyle buluş­tular. Horasan Erenleri, Şeyh’in ayağına baş koyup siz erenlere ne ma­1um değil dediler, davete geliyoruz. Tam bu sırada Ahmed-i Yesevi, aşağıya, suya baktı. Gördü ki bir tacir, Semerkand tarafından, bunca kumaş ve davarla gelirken Horasan tarafına geçmek için Amu suyu­na girmiş. Ortasına gelince, su bunları almış, götürüyor, tacir de atın­dan düşmüş, ey iklim eretıleri ve ey ülke erleri, bizi bu sıkıntıdan kur­tarın, yarısı size adak olsun diyor. Ahmed-i Yesevi, derhal havadan, vi­latyet elini uzatıp o tacirin bütün malını Horasan tarafına çıkardı. Son­ra erenlerle yeryüzüne inip insan şekline girdiler.

Tacir, erenleri görünce hemen vardı, Ahmed-i Yesevi’nin ayakları­na kapandı. Bütün malını ikiye böldü, yarısını erenlere bağışladı. Ha­yır duasını ve himmetini alıp yola revan oldu. Şeyh, o malı alıp Horasan’a vardı. Horasan erenleri de karşı çıkıp izzet ikram ettiler. Ahmed­i Yesevi’nin emriyle o mal, mecliste harcedildi. Bir zaman sohbet ve mahabet ettiler. Sonra veda edip gene Türkistan ülkesine, Tekkesine vardı. Onun, bu çeşit kerametleri pek çoktur, isteyen Menakıb’ında okur.

Ahmed-i Yesevi’nin başında, bir zira uzunluğunda bir elifi taç vardı. Bu taç, hırka, çerağ, sofra, alem ve seccadeyle, Tanrıdan Muham­med Peygambere gelmişti. 0 da, onları erkanla Murtaza Ali’ye vermiş­ti. İmam Ali, İmam Hasan’a sunmuştu, ondan İmam Hüseyin’e değmişti. İmam Hüseyin, onları İmam Zeyn-al-Abidin’e vermişti, o, oğlu İmam Mühammed’e, o, oğlu İmam Ca’fer-al-Sadık’a, o oğlu İmam Müsa-ı-Kazım’a, o da oğlu İmam Aliyy-al-Rıza’ya tapşırmıştı. İmam Rıza, onları, doksan dokuz bin Türkistan pirinin ulusu, Hace Ahmed-i Yesevi’ye sunmuştu. Hepsi de, Şeyh’in -Tekkesinde durdurdu, onlar, halifelerinden hiç kimseye vermemişti. Soran olursa, sahibi vardır, ge­lir derdi. Birisi gelip Şeyh’ten kisve giymek isterse, ne varsa onu giy­di

YORUMLAR (0)
Ad Soyad * Güvenlik *
Diğer Makaleleri
Balkanlarda Bektaşilik

Gülağ ÖZ 10 Nisan 2017 01:01

Balkanlarda Bektaşilik

Balkan coğrafyası Osmanlı açısından nasıl önemliyse bugüne baktığımızda Alevi Bektaşilik açısından önemi ve etkisi görülmektedir.

SEYYİT BATTAL GAZİ

Gülağ ÖZ 22 Mart 2017 00:00

SEYYİT BATTAL GAZİ

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Gülağ ÖZ 07 Ocak 2017 01:01

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Asırlardır dünyamızı aydınlatan,insanımızın usundan çıkmayan Ahmet Yesevi; bugün Anadolu Türkünün içinde yaşayan bir bilge kişidir.

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

Gülağ ÖZ 05 Ocak 2017 00:00

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

DÜŞKÜNLÜK

Gülağ ÖZ 28 Mart 2012 00:00

DÜŞKÜNLÜK

ALEVİ AYDINI OLMAK

Ali YILDIRIM 29 Şubat 2012 00:00

ALEVİ AYDINI OLMAK

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK  ZİYARET  YERLERİ VE OCAKLAR

Gülağ ÖZ 25 Şubat 2012 00:00

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK ZİYARET YERLERİ VE OCAKLAR

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Düğün değil bayram değil...

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Düğün değil bayram değil...

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri