Hüseyin Gazi Derneği ve Vakfı
Hüseyin Gazi binse gelse atına İnan olmaz çarkı felek zatına
Hz. Ali Hacı Bektaş-ı Veli Atatürk
Kaygusuz Abdal

Bu içerik 10 Aralık 2011 00:00 tarihinde eklendi ve 10.687 kez gösterildi

Makaleler Anasayfa | Gülağ ÖZ | Ali YILDIRIM |

KAYGUSUZ ABDAL

Alevi Bektaşi Edebiyatının önemli temel taşlarından birisi  kuşkusuz  Kaygusuz Abdal’dır. Belleklerde yaşayan şiirleri ile günümüze ışık tutan büyük mutasavvıf  Kaygu­suz Abdal’ın doğumu, yaşamı, ölümü gizlerle doludur. Büyük bir ozan, bir felsefe adamı olmasına karşın, onun yaşamındaki belirsizlik gün yüzüne tam olarak çıkartılamamıştır. Eldeki mevcut kaynaklar onun gerçek yaşamını aydınlatmaya yetmemektedir. Efsanelere dayan­dırılan yaşamı onu felsefesiyle uyum göstermekten çok uzaktır. Ab­dal Musa’nın yakın arkadaşı ve öğrencisi olduğu tartışma götürmez görünmektedir. Ama menkıbelerde anlatılanlara göre hareket edecek olursak, onun Alanya beyinin oğlu olduğu, asıl adının Gaybı olduğu ve bu Gaybı “18 yaşında iken tevabilerinden bir kısım kişilerle ava çıkar. Avlanırken bir tepe üzerinde Beğzade, bir ahu görür . 0 esnada ahu onun önüne çıkagelir. Gaybı Bey, onu görünce hemen tirkeşinden bir ok çıkartıp, kirişe kor, nişan alır ve oku atar. Kirişeden çıkan ok, ahu­nun sol koltuğunun altına saplanır, fakat ahu yıkılmaz, sıçrayıp kaçar. Gaybı Bey de ardına düşer. Ahu‘dan durmadan kan akar, Gaybı Bey de onun kaçışına bakar. Ciddi bir şekilde onun üzerine at sürer. Dağ­lar, vadiler nihayet bir sahaya inerler.

Yaralı ahu büyük bir asithane kapısından içeri girer. Gaybı da ar­kasından dergaha girer, dervişlere geyiği sorar. Meğer o sahradaki bu dergah, velayet erenlerinden Seyyit Abdal- Musa Sultan’a aitmiş. Abdal Musa, burada büyük bir asithane yaptırmış. Onun hizmetinde pek çok kişiler varmış. Yanına gelenler mutlak muhip ve müridi olarak kalırlar­mış. Pek çok dervişi anmış, hepsi de Abdal Musa’ya layiki veçhile hiz­met ederlermiş. İşte bu geyiğin ve Gaybi’nın  getirdikleri dergah bu idi.

Gaybı, geyiği ve attığı oku arar iken, Abdal Musa kolunu yukarı kaldırdığında okun kendi koltuğunun altında saplı olduğunu Gaybı’ya gösterdi. Gaybı, bunu görünce şaşırdı. Meğer geyik suretinde görünen Abdal Musa’nın kendisiymiş. Gaybı kendine gelince hemen Abdal Musa’nın elini öpüp,ayağına baş koydu”[1]

Abdal Musa’nın kerametlerini gören Gaybı Baba sarayını bırakıp, dergahta hizmet vermeye başladı. Menkıbeler Kaygusuz Abdal’la ilgi­li bu bilgileri verir. Her ne kadar böyle bir olay yaşanmasa da, ben­zer birliktelikleri olduğu bir gerçektir. Abdal Musa’yı Kaygusuz Abdal hep pir bilmiştir. Şiirlerinde onu öncü olarak göstermektedir.

Abdal Musa, Kaygusuz ilişkileri her ne kadar menkıbelerdeki gibi oluşmamış olsa da Kaygusuz’un Abdal Musa okulunda yetiştiği, önce­leri öğrenci, sonraları da öğretici bilgin düzeyine eriştiği bir gerçektir. Abdal Musa bölümünde anlatıldığı gibi, Tekke dergahı zamanla büyük bir külliye biçiminde vakıflaşmış, bu vakıfın büyük gelirleri ve imkan­larına göre de burada Anadolu’yu Türkleştirecek, Alevi kültürünün fel­sefesini yayacak öğreticiler yetiştirilmektedir.

Teke ili bugünkü küçük bir köy görüntüsünden çok uzak bir yerle­şim yeridir. 13. yüzyılda Selçuklular döneminde, hatta Osmanlılar za­manında bile Teke önemli bir yerleşim yeri olduğu kadar büyük bir ti­caret merkezi olarak varlığını sürdürmüştür. Abdal Musa’nın buraya dergahını ve vakfını kurduğunda Teke, Anadolu’nun zengin kentleri arasında bulunmaktadır.

Teke İli’nde Alanya Beyi’nin oğlu olarak gelip; Abdal Musa oku­lunda kendisini yetiştiren Kaygusuz, Türk tekke şiirinin öncülerinden­dir. Yaşamının bilgileri genellikle menkıbelere dayanmış olsa da onun yaşamında araştırmacıların bulguları doğrultusunda bazı bilgiler de bu­lunmaktadır. Kaygusuz’un 1397-98 tarihleri arasında doğduğunu söy­leyen Yahya Muhtar Dağlı’nın ardından çeşitli araştırmacılar değişik tarihler vermektedir. Örneğin İlhan Başgöz, Kaygusuz’u XV. yüzyıl şairlerinden sayarken, Kaygusuz’un 15-16. yüzyılda yaşadığını ileri süren araştırmacılar da vardır. Biz bu yargılara katılmıyoruz. Kaygu­suz, 13. yüzyılın son çeyreğinde belki de 14. yüzyıl başlarında yaşadı­ğı akla daha uygun gelmektedir. Abdal Musa ile ilişkileri Kaygusuz’u aynı döneme götürmektedir. Belki de Kaygusuz, Abdal Musa’nın yaş­lılık dönemlerinde bir delikanlı olarak yaşamaktadır.

Kaygusuz Abdal, Abdal Musa dergahında yetişip, piştikten sonra Abdal unvanını kazanarak Mısır taraflarına kadar gitmiştir. Uzun bir süre Mısır’da bulunduğunu ve mezarının orada olduğu, Kaygusuz adı­na Mısır’da bir türbesi olduğunu tarihi gerçekler yerine menkıbeyi bil­gilere dayanarak öğrenmekteyiz. Oysa bazı araştırmacılar Kaygu­suz’un mezarının Mısır’da değil de Abdal Musa türbesinin içinde gö­mülü olduğunu söylemektedirler. “Kaygusuz Abdal, bu Elmalı‘nın Teke kö­yünde Abdal Musa Türbesi’nde gömülüdür.”[2]

“Abdal Musa‘nın Türbesi‘nin giriş kapısnın üzerinde bulunan ki­tabede tekke içinde yatanların adlarını zikretmektedir. Sonradan ko­nulduğu anlaşılan bu kitabede Abdal Musa’nın babası Hasan Gazi, annesi Ümmü Gülsüm. kız kardeşi Zeynep, Müridi Kaygusuz Abdal ve üç dervişin adları kayıtlıdır.”[3]diye bilgileri aktaran Abdurrahman Gü­zel, görü şlerini şöyle sürdürmektedir. “Abdal Musa Türbesi’ne yaptı­ğımız muhtelif ziyaretlerde, türbenin iç kısmındaki kitabesiz mezarlar­dan birinin Kaygusuz Abdal’a ait olduğunu, halen türbenin halifesi olan Halil Zeybek’ten işittik. Buradaki türbenin Abdal Musa’ya aidiye­ti hususu ise, Evliya Çelebi’ye kadar uzanır. Kaygusuz’a ait olduğuna dair bir kayıt yoktur.”[4]

Aynı eserde Abdurahman Güzel sonuç olarak şunları söylemekte­dir. “Asıl adı Alayi Gaybi (Alaaddin Gaybi) olan Kaygusuz Abdal, X1V. asır ortalarında Alaiye’de doğmuştur. Doğum tarihi 1341-42 ‘den eskiye gidemez. Babası bizim tahminimize göre Alaiye Beyi Hüsamed­din Mahmut dedesi Alaaddin bin Yusuf tur. Alaiye beyleri Karamano­gullarından inmektedir.”[5]

Kaygusuz Abdal’ın hangi tarihte doğduğu, onun kimin, hangi be­yin oğlu olduğu yerine şiirlerinin içeriği, felsefesi, çağındaki yaşadığı kişilerle ilişkileri, Alevi felsefe ve edebiyatına yaptığı önemli katkılarıdır. 0 nedenle, menkıbevi yaşamı  giz  bize tarihsel anlamda doğru gelmiyor.

Kaygusuz Abdal, tam anlamıyla tasavvuf şairidir, tekke şairidir. Anadolu’da Alevi tekkelerinde felsefesini yalın bir dille, göçer halkın anlayabileceği bir tarzda vermiştir. Kaygusuz Abdal’ın ülkemizde bir­çok yazma eserleri gün yüzüne çıkmıştır. Manzum eserler yanında mensur eserleri mevcuttur. Budalaname, Kitab-ı Miglate, Vücütname ve Risale-i Kaygusuz Abdal yapıtlarının yazmaları vardır. Bu konuda en kapsamlı çalışmayı Prof. Dr. Abdurahman Güzel yapmıştır. Kaygu­suz ‘un Mensur Eserleri ve Kaygusuz Abdal adlı iki çalışması  Kaygusuz’la ilgili önemli bilgiler içermektedir. Araştırmacı, Kay­gusuz’un manzum ve mensur eserleriyle ilgili şöyle bir sıralama yap­mıştır. Manzur eserleri

a) Divan: İki yüze yakın şiirini içermektedir. Bu şiirlerinin bazıla­rı aruzla yazılmıştır. Bu şiirlerinde Kaygusuz. Tanrıyla konuşmaktadır. Dünyanın geçici zevkleriyle uğraşanları alaycı bir tavırla anlatmaktadır.

b) Gülistan: Bu yapıtında vahdeti vücut felsefesi anlatılmaktadır.

c) Mesnevi Baba Kaygusuz 1, Il, 111 Bu eserinde mesnevilere yer verilmektedir. Bu mesnevilerde Kaygusuz’u lirizmin zirvesinde görü­rüz.

d) Gevhername: 71 beyitlik uzun bir mesnevidir. Hz. Muhammed’e övgü içermektedir.

e) Minbername: Nefsi bilmenin esas olduğu üzerine kurulan küçük mesnevisidir.

Mensur eserlerini de şu şekilde açıklamak gerekir.

a) Budalaname: Tasavvufi konuların en geniş anlatımı yer almakta­dır.

b) Kitab-ı Miglate: Bu eserde bir dervişi dünya aleminde gezdir­mektedir. İçinden geçen önemli olayları derviş aracılığıyla ve yalın bir dille vermektedir.

c) Vücutname: Bazı dini ve tasavvufi konular yanında insanın vü­cudunun ve uzuvlarının karşılaştırmalarını bir teşbihle verir. Manzum­Mensur şeklinde iki yapıtı vardır.

a) Dil-guşa: Tamamen tasavvuf ağırlıklıdır. Olay dervişe yüklene­rek verilmektedir.

b) Sarayname: Alevi felsefesinin dört kapıdan ikincisi olan şeriat kapısının en çok işlendiği bir eserdir. Olay saraydan yola çıkarak yan­sır. Diğer bir eser de Risale-i Kaygusuz Abdal adlı bir tercüme eseridir. Abdurahman Güzel, bu eserin Kaygusuz’a ait olduğuna kanaat ge­tirdiğini söylemektedir. Bu eserde tasavvufun vecdi, nefsin terbiyesini ve olgunlaşmasını vermektedir. Lirik ve didaktif bir tarzda anlatılmak­tadır.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

Hacca varan kişinin

Gönül yapmak işidir

Gönül Hakk’ın beytidir

Sakın sen emmareden

 

Sen özünü bil nesin

Hak sende sen kandesin

Hakk’ı bilmek dilersen

Geç ağ ile hareden

 

Dünya ahret demegil

Biliş ü yad demegil

Uzak savaşa düşme

Geç kuru sahhareden

 

Tıfıllayın dembedem

Dambu dumbu söyleme

Mansur’layın olursun

Bilmezsen Müdareden

 

İnsan nur-ı kadimdir

Hasta değil hekimdir

Sen dahi insan isen

Anla bu esrareden

 

Aşık olan bu yolda

Can ile baş oynadır

Sen dahi üşık isen

Bakma gel kenüreden

 

 

Sen insanı sorarsan

Hak’tan ayrı değildir

Sıfatı zat-ı mutlak

Hırkası çar pareden

 

Aklına akıl deme

Sözüne delil deme

Çünkü kurtaramazsın

Nefsini emmareden

 

Kaygusuz’un hüneri

Helva vü biryan yemek

Andan özge hüneri

Umma bu biçareden

 

KOYUN BİLE YETICEĞİZ

Koyun bile yeticeğiz

Sürmeğe de yarağ olur

Beşyüzünü satıcağız

Harçlanmağa gereğ olur

 

Berktir erenler barusu

Bine sayılır birisi

Ell’iki teke derisi

Papucuma yorağ olur

 

Bin batman olsa kazan

Ustager değil mi düzen

Hayranlık esince cana

Bengilik de gereğ olur

 

Doymaz isen yalvar Hakk’a

Nazar kıl bucağa yükle

Onsekiz talınca yuka

Tam gönlümce gevreğ olur

 

Kaygusuz Abdal bulunca

Gel otur pilav gelince

On tekne hamur halince

Bir onarı çöreğ olur

 

KAPLU KAPLU BAĞALAR

Kaplu kaplı bağalar

Kanatlanmış uçmağa

Kertenkele derilmiş

Diler Kırım geçmeğe

 

Kelebek ok yay almış

Ava şikara çıkmış

Tonuzları korkudur

Ayuları kaçmağa

 

Kazzaza balta koydum

Çervişin deremezem

Çuval çayırda gezer

Seğirdüben kaçmağa

 

Ergene’nin köprüsü

Susuzluktan bunalnuş

Edirne minaresi

Eğilmiş su içmeğe

 

Allahımın dağında

Üçbin balık kışlamış

Susuzluktan bunalmış

Kanlı ister göçmeğe

 

 

Leylek koduk doğurmuş

Ovada zurna çalar

Balık kavağa çıkmış

Söğüt dalın biçmeğe

 

Kelebek buğday ekmiş

Manisa ovasına

Sivrisinek derilmiş

Irgad olup biçmeğe

 

Bir sinek bir devenin

Çekmiş budun koparmış

Salınıban seğirdir

Bir yar ister koçmağa

 

 

Bir aksacık karınca

Kırk batman tuz yüklemiş

G~h yorgalar g~h seker

Şehre gider satmağa

 

Tonuz düğün eğlemiş

Ayuya kızın vermiş

Maymun sındı getirmiş

Kaftan gömlek biçmeğe

 

Deve hamama girmiş

Dana dellaklık eder

Susığırı natır olmuş

Nöbet ister çıkmağa

 

 

Kaygusuz’un sözleri

Hindistan’ın kozları

Bunca yalan söyledin

Girer misin uçmağa

 

YUMRU YUMRU SÖYLERİM

Yumru yumru söylerim

Her sözüm kelek gibi

Ben üvere gezirim

Sahrada leylek gibi

 

İşim kalp sözüm yalan

Ben değil adım filan

Bu halk insana derim

Sözümü gerçek gibi

 

Aşk kuşları derilse

Aşktan dane verilse

Usülüm toya benzer

Avazım ördek gibi

 

Terketmedim benliği

Bilmedim insanlığı

Süretim adem veli

Her huyum eşek gibi

 

Arifler sohbetinde

Marifet söyleseler

Ben de hemen düşünmem

Üretim köpek gibi

 

Gerçi Hakk’ın halkıyım

Marifetsiz aylakım

Arifler sohbetinden

Kaçarım ürkek gibi

 

 

Bu marifet ilminden

Haberim yok cahilim

Benden mana sorsalar

Sözlerim sürçek gibi

 

Aşıklar can içinde

Aşikür gördü Hakk’ı

İşitmenin manası

Olmıya görmek gibi

 

Miskin Sarayı kıydın

Kul oldun sen nefsinde

Senin hırs ü hevesin

Tuttu seni fak gibi

 

BİR KAZ ALDIM BEN KARIDAN

Bir kaz aldım ben kandan

Boynu da uzun borudan

Kırk abdal kanın kurutan

Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

 

Sekizimiz odun çeker

Dokuzumuz ateş yakar

Kaz kaldırmış başın bakar

Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

 

Kaza verdik birkaç akça

Eti kemiğinden pekçe

Ne kazan kaldı ne kepçe

Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

 

Kaz değilmiş bu be azmış

Kırk yıl Kaf Dağını gezmiş

Kanadın kuyruğun düzmüş

Kırk gün oldu kaynadınm kaynamaz

 

Kazı koyduk bir ocağa

Uçtu gitti bir bucağa

Bu ne haldir hacı ağa

Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

 

Kazımın kanadı selki

Dişi koyun emmiş tilki

Nuh Nebi’den kalmış belki

Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

 

Kazımın kanadı san

Kemiği etinden iri

Sağlık ile satma karı

Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

 

Kazımın kanadı ala

Var yürü git güle güle

Başımıza kalma bela

Kırk gün oldu kaynadınım kaynamaz

 

Suyuna biz salduk bulgur

Bulgur Allah deyü kalgır

Be yürenler bu ne haldir

Kırk gün oldu kaynadınm kaynamaz

 

Kaygusuz Abdal n’idelim

Ahd ile vefa güdelim

Kaldınp postu gidelim

Kırk gün oldu kaynadınm kaynamaz

 

YUCALARDAN YUCA GORDÜM

Yucalardan yuca gördüm

Erbabsın sen koca Tanrı

Alem okur kelam ile

Sen okursun hece Tanrı

 

Asi kullar yaratmışsın

Varsın şöyle dursun deyu

Anları koymuş orada

Sen çıkmışsın uca Tanrı

 

Kıldan köprü yaratmışsın

Gelsün kullar geçsin Deyu

Hele biz şöyle duralım

Yiğit isen geç a Tanrı

 

 ADEMİ BALÇIKTAN YUĞURDUN YAPTIN

Ademi balçıktan yuğurdun yaptın

Yapıp da n’eylersin bundan sana ne

Halk ettin insanı cihana saldın

Salıp da neylersin bundan sana ne

 

Bakkal mısın terazuyu n’eylersin

İşin gücün yoktur gönül eğlersin

Kulun günahını tartıp n’eylersin

Geçiver suçundan bundan sana ne

 

Katran kazanını döküver gitsin

Mü’min olan kullar didara yetsin

Emreyle yılana tamuyu yutsun

Söndürsün tamuyu bundan sana ne

 

Kaygusuz Abdal’ım sözümüz budur

Her nerde çağırsam Hak onda hazır

Hep duzaha bastırrsın kim ne der

Yakma kullarını bundan sana ne

 

BEN BU DERDE DUŞELI BU SAKALI KIRKARIM

Ben bu derde düşeli bu sakalı kırkarım

Dost ila bilişeli bu sakalı kırkarım

 

Ben kırkarım o biter çimende bülbül öter

Usta berber der yeter bu sakalı kırkarım

 

Aşka olup mülüzım bilindi cümle razım

Gayrı sakal ne lazım bu sakalı kırkarım

 

Var mı bunda bir hatam gayri gönülden atam

Çok mu gelir bir tutam bu sakalı kırkarım

 

Ben gezerim yazıda kuvvetin var bazuda

Ne işim var kazıda bu sakalı kırkarım

 

Kaba sakal istemem hep kesilse gam yemem

Hiç kısa uzun demem bu sakalı kırkarım

 

Sakalımla kaşımı bıyığımla başımı

Hak onara işimi bu sakalı kırkarım

 

Kaygusuz Abdal menem fartu fartu bilenem

Bir tüyünü koymananı bu sakalı kırkarım

 

EKSİK AVRADIN KOTÜSÜ DİZİNİ DİKİP OTURUR

Eksik avradın kötüsü dizini dikip oturur

İşinin kolayın bulmaz yüzünü yıkıp oturur

 

Boğaza takmış akıkin aşına bulmaz kekiğin

Yeni donunun söküğün dizine takıp oturur

 

Ayağında meşin mesi kolunda gümüşün başı

 Soyunmaya elbisesi taşraya bakıp oturur

 

Yata yata karnı şişer eşinin başında işer

Bitler kanatlanıp uçar sirkeye bakıp oturur

 

Çocukla oynar aşığı köpekler yutar bulaşığı

Karga da kapmış kaşığı havaya bakıp oturur

 

Başa bağlamış emiri rençberler sever demiri

Danalar yemiş hamırı tekneye bakıp oturur

 

Kaygusuz aydır atılmaz pazara çeksen satılmaz

 Soyunup koyna yatılmaz bir manda çöküp oturur

 

BEYLERİMİZ ELVAN ELVAN ÜSTÜNE

Beylerimiz elvan elvan üstüne

Ağlar gelir şahım Abdal Musa’ya

Urum abdalları postun eğnine

Bağlar gelir şahım Abdal Musa’ya

 

Urum abdalları gelir dost deyi

Eğnimizde aba hırka post deyi

Hasteleri ‘gelir derman isteyi

Sağlar gelir şahım Abdal Müsa’ya

 

Hind’den bazerganlar gelir yayınır

Pişer lokmaları açlar doyunur

Bunda aşıkları gelir soyunıır

Etler gelir şahım Abdal Musa’ya

 

Meydanın dara durmuş gerçekler

Çalınır koç kurbanlara bıçaklar

Döğünür kudüm açılır sancaklar

Tuğlar gelir şahım Abdal Musa’ya

 

Her Matem ayında kanlar saçarlar

Uyandırıp Hak çerağın yakarlar

Demine Hü deyip gülbang çekerler

Nurlar gelir şahım Abdal Müsa’ya

 

İkrarıdır yiğidin yuları

Muannidi çeksen gelmez ileri

Akpınar’ın Yeşilgöl’ün suları

Çağlar gelir şahım Abdal Musa’ya

 

Ali’m almış Zülfikar’ı destine

Saha durmaz Yezidlerin kasdına

Tümen-tümen genç Ali’nin üstüne

Sırlar gelir şahım Abdal Musa’ya

 

Benim bir isteğim var Kerim’den

Münkir bilmez ev1iyanın sırtından

Kaygusuz’am ayrı düştüm pirimden

Ağlar gelir şahım Abdal Musa’ya

 

ALLAH TANRI YARADAN

Allah Tanrı Yaradan

Gel içegör cur’adan

Yar ile yar olagör

Çıksın ağyar aradan

 

Bekle gönül bostanın

Susığın girmesin

Key sakın uçurursun

Kandili minareden

 

Fil yükün karıncaya

Yükletme çekebilmez

La’l ü gevher kıymetin

Umma seng-i hareden

 

Hacca yardım der isen

Kanda vardın hacca sen

Kılavuzsuz kuş uçmaz

Bunca dağ ü dereden


[1] GÜZEL, Abdurahman, Kaygusuz Abdal
[2] AKÇAY, İlhan; Abdal Musa Tekkesi, 7.Türk tarih Kongresi, Ankara s.365
[3]  TEKİNDA, Sabahattin; Teke eli ve teke oğulları, Türk tarih Ens. Dergisi 7.8.sayı,1977 İst.
[4]  GÜZEL, Abdurahman age. Kült.Bak.yay. s.87
[5]   age.s.87
YORUMLAR (0)
Ad Soyad * Güvenlik *
Diğer Makaleleri
Balkanlarda Bektaşilik

Gülağ ÖZ 10 Nisan 2017 01:01

Balkanlarda Bektaşilik

Balkan coğrafyası Osmanlı açısından nasıl önemliyse bugüne baktığımızda Alevi Bektaşilik açısından önemi ve etkisi görülmektedir.

SEYYİT BATTAL GAZİ

Gülağ ÖZ 22 Mart 2017 00:00

SEYYİT BATTAL GAZİ

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Gülağ ÖZ 07 Ocak 2017 01:01

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Asırlardır dünyamızı aydınlatan,insanımızın usundan çıkmayan Ahmet Yesevi; bugün Anadolu Türkünün içinde yaşayan bir bilge kişidir.

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

Gülağ ÖZ 05 Ocak 2017 00:00

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

DÜŞKÜNLÜK

Gülağ ÖZ 28 Mart 2012 00:00

DÜŞKÜNLÜK

ALEVİ AYDINI OLMAK

Ali YILDIRIM 29 Şubat 2012 00:00

ALEVİ AYDINI OLMAK

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK  ZİYARET  YERLERİ VE OCAKLAR

Gülağ ÖZ 25 Şubat 2012 00:00

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK ZİYARET YERLERİ VE OCAKLAR

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Düğün değil bayram değil...

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Düğün değil bayram değil...

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri