Hüseyin Gazi Derneği ve Vakfı
Hüseyin Gazi binse gelse atına İnan olmaz çarkı felek zatına
Hz. Ali Hacı Bektaş-ı Veli Atatürk
Mevlana Celalettin Rumi

Bu içerik 10 Aralık 2011 00:00 tarihinde eklendi ve 6.835 kez gösterildi

Makaleler Anasayfa | Gülağ ÖZ | Ali YILDIRIM |

MEVLANA CELALETTİN RUMİ

Horasan’dan gelerek Anadolu’ya yerleşen Anadolu pirlerinden en çok tanınanı şüphesiz ki Mevlana’dır. Anadolu toprağı insanını en çok etki alanına alan pirlerinden Mevlana ve Hacı Bektaş adları bazen birlikte bazen da karşı karşıya anılır. Anadolu’ya belki de aynı amaçla gelen bu iki pirden birisi kenti, diğer birisi de kırsal toprakları seçerek Anadolu’ya bu güne kadar damgasını vurmuşlardır.

Mevlana Celalettin Rumi Anadolu topraklarına babası Bahaattin Velet ile birlikte gelmiş, Alaad­din Keykubat’ın daveti üzerine Selçuklu başkenti Konya’ya yerleşmiş­tir.

Celalettin Rumi Horasan’ın Belh kentinde 1207 yılında dünyaya gelmiş, yörenin aydın ulemalarından o günün söylemiyle ermiş kişi, bu günün söylemiyle profesör Bahaeddin Veled’in oğlu olma şansıyla do­ğuyor ve yaşamını aydın bir ortamda sürdürerek gençliğe merhaba di­yor. ‘Sultanül Ulema” unvanını taşıyan Bahaeddin Veled, Belh’den Nişapur kentine geçiyor. Burada devrin önemli velilerinden büyük mu­tasavvıf Feridüddin Attar’la tanışıyor. Bu iki bilgin birlikte bir müddet fikir alışverişinde bulunuyorlar. 0 zaman genç Celalettin de babasının yanında bulunmaktadır. Feridüdditin Attar bu sırada genç Celalettin’i hayli etkilemiştir. Esrarname adlı yapıtının iki yazma nüshasından bi­risini Celalettin’e vermiştir.

Bahaettin Velet ve oğlu Celalettin, Anadolu’ya gelmeden önce bir süre yörede dolaşırlar. Bu sıralarda hacca da birlikte ziyarette bulunur­lar. Dönüşte Halep ve Şam’ı da dolaşarak Moğol istilası yüzünden Ho­rasan’dan kaçarak buralarda toplanmış bulunan zamanın bilginleriyle de tanışma fırsatını buluyorlar. Çağının en büyük bilginlerinden Mu­hittin Arabi ile de karşılaşırlar. Birlikte iyi ilişki içine girerek dostluk­larını geliştirmişler. Bu dostluk, Konya’da da devam etmiştir.

Moğol saldırısı Horasan bilginleri birer birer Anado­lu topraklarına akarken Bahaeddin Veled ve oğlu Celalettin Erzincan kapısından Anadolu’ya merhaba diyerek Larende’ye yerleşirler. Bura­da delikanlılık çağının doruğunda bulunan Celalettin Gevher adlı gü­zel kızla evlenir. Bahaeddin Velet ve oğlu Celalettin’in ünü bilim dün­yasında iyice yayılmıştır. Bilime büyük değer veren Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın davetine uyan baba oğul çevresiyle birlikte Konya’ya yerleşerek burada öğretmenliğe başlarlar. Selçuklu uleması Bahaeddin Veled’in derslerini kaçırmazlar. Bahaettin Velet ölünce ye­rine oğlu Celalettin derslere devam eder. Bu sıralarda babasının öğren­cilerinden ünlü bilgin Seyit Burhanettin Tirmizi genç Mevlana’nın da­ha iyi yetişmesine yardımcı olur. Konya’da aldığı bu bilgilerle yetine­meyen Mevlana seyahatlere başlayarak Halep ve Şam’da yeniden med­rese öğrenimi görür.

Mevlana çeşitli bölgelerde dolaşması onun tasavvuf konusunda İslam’ın kurallarına göre yetişmesi ve fikirlerini de bu doğrultuda yayma­sı bu genç bilgini Konya dışına  çıkartmamıştır. Medreselerde verdiği dersler kuran hükümleri­ne göre biçimlenmektedir. İslam’ın kurallarına başlangıçta sıkı sıkıya bağlı bulunan Mevlana ne zaman ki Şemsi Tebrizi ile tanışmış dünya­sında ve kafasında büyük bir değişiklik meydana gelmiştir. Tebrizi’nin savunduğu fikirlerin kendi görüşleriyle de bütünleşmesine neden ol­muştur.

Alevi tarikatlarından İsmaili tarikatına bağlı Şemsi Tebrizi, Mevla­na’yı öylesine bir etkilemiştir ki, kendi oğulları bile Mevlana ile ters düşmüş, babasına karşı gelir olmuşlardır. Mevlana artık çevresinde de değişiklik yaparak dünyalık bütün maddi şeylerden uzaklaşmış, kendi­sini inandığı davanın büyüsüne kaptırmıştır.

“Celalettin Rumi gerek babasından, gerek Seyyit Burhan, tanla­miyle zahitane ve müttekiyane telakiler almıştır. Bu yüzden bir taraf­tan tedris ile, diğer taraftan Gazali’nin şeriat hükümleriyle birleştirdi­ği tasavvuf esaslarıyla uğraşıyordu. Lakin bu esnada Şems Tebrizi ad­lı bir dervişin Konya ‘ya gelerek Mevlana ile .buluşmuş olması, onun manevivatı üzerinde şiddetli ve değiştirici bir tesir yaptı.”[1]

Gerçekten şeri kurallara göre hareket eden Mevlana’nın üzerinde bu derece tesir yapan Şemsi Tebrizi onun birden bire bu derece değişiklik yapmasındaki sırrı bilmek ve de Mevlana’nın bunca eğitimden, bunca bilim adamlarıyla karşılıklı iletişim kurarak bilgi ve görgü sahi­bi olduktan sonra Konya’ya gelen bir Kalenderi dervişinin etkisinde kalması, tutum ve davranışlarını ona göre belirlemesi Konya’da bulu­nan ulema ile Mevlana’nın arasının açılmasına neden olmuştur.Şems, Konya’ya gelmeden önce Mevlana Konya’da meşhur Kartay medresesinde ders vermekte iken Şems’le tanışması ondan etkilenme­si sonucu “Bundan sonra oğlu Sultan Veled’in tabiri ile, herkesin ikti­da ettiği bir insan iken, Şems’e iktida edici oldu. Onunla buluşması Mevlana ‘yı baştan başa değiştirdi. Medrese ‘yi bıraktı, vazetmez, der­se girmez oldu. Halvetten dışarı çıkınca sema girer, raksa başlardı. Dostlarından akrabalarından, en yakınlarından bile uzaklaştı. Şems ona bütün alışkanlıklarını, hatta babasının yanından hiç ayırmadığı Maarıf adlı kitabını bile bıraktırdı.”[2]

Mevlana, etkisinde kaldığı bu Kalender dervişinden 20 yaş küçüktü. Mevlana 40 yaşlarında bulunmaktaydı. Şems nasıl yapmış da bu büyük mutassavıfı etkilemişti. Şems az konuşur, az söyler, yazmaz, sürekli okurdu. Halktan kaçınan gezginci bir derviş olarak kendisini göster­mişti. Mevlana’yı böylesine etki altında bırakan Şems, Mevlana’nın dostlarının şikayeti ve rahatsız olduğunu görünce Konya’dan gizlice ayrılır, fakat Mevlana’ya hiç haber vermez. Şems’in Konya’dan kaç­masıyla Mevlana’nın huzuru kaçmış, kimseyle ilgilenmez olmuştu. Sürekli şiirler yazmakta, sema dönmektedir. Şems’m Şam’da oldu­ğunu öğrenen Mevlana oğlunu, onu aramaya gönderir. Yazdığı uzun şiiriyle de Şems’i etkileyerek Konya’ya gelmesini sağlar.

Konya’ya gelen Şems, Mevlana ile yeniden inzivaya çekilerek özel sohbetlerini sürdürmüştür. Bu yeniden yakınlaşma Şems’in ortadan kaldırılmasına neden olacaktır. Şems, Konya’da öldürülür. Bu öldür­me olayında Mevlana’nın ortanca oğlunun parmağı olduğu bilinmektedir. Şems’in öldürülmesinin ardından Mevlana kendisini içkiye verir. Mevlana’nın Şems’ten sonra yaşamı, tutum davranışları, sema dönme­si, içki içmesi, çevreyle ilişkileri. yazdığı şiirleri Müslümanlığın Sünni kurallarıyla bağdaşmamaktadır.

Şems zaten bir kalenderi şeyhi olup,Ali yoluna bağlıdır.Onun İsmaili tarikatından olduğu da bilinmektedir. Kalenderilik ve İsma­ililik Aleviliğin birer kollarıdır. Mevlana, Şems’den sonra Ali yoluna girmiş ve Hz. Ali ile Kerbela, Hüseyin üzerine güzel sözler etmiştir. “Cihan var oldukça Ali var idi. Cihan var iken de Ali vardı. Cihanın temeli suret buluncaya kadar var olan Ali idi. Yer resmedilinceye kadar, zaman husula gelinceye kadar var olan Ali idi. Veli vasıf olan Şeyh Ali,cömertliğin, keremin, bağışın sultanı idi. Ali’den ötürü me­lekler Adem ‘e secde ettiler. Adem bir kıble gibi idi. Secde olunan Ali idi. Adem de, Şit de, Eyyup da, Idris de, Yusuf da, Yunus da, Had da, Musa da, Isa da, Ilyas da, Salih de, Davut da Ali idi. Nefsin tamamından ötürü cihan sofrası üzerinde elini bulaştırmayan kahraman aslan Ali idi. Kuran ‘ın yer yer ayetlerinde Tanrı ‘nın ismetini vasf ile övdü­ğü Kur’an sırlarının kaşifi Ali idi.”[3]

Şems’in öldürülmesi, Mevlana’yı uzun süre bunalıma soktu. Onun bir daha dönmeyeceğini bilen Mevlana, Şems Tebrizi ile de iyi ilişkiler içerisinde bulunan kuyumcu Selahattin’i kendisine musahip kardeş seçti. Selahattin’in Mevlana ile musahip olmasına Mevlana’nın çevre­si sert tepki gösterdi. Çünkü Selahattin de şeri kurallara uymayan, içki içen, sema dönen batini düşünceler taşıyan birisi idi. Mevlana Selahat­tin ile yakınlığını pekiştirmek için oğlu Sultan Veled’e Selahattin’in kı­zını aldı. Selahattin’in kısa süren yaşamından sonra Mevlana, bu kez Çelebi Hüsamettin ile musahip oldu.

Mevlana’nın Mesnevi’yi yazmasında Çelebi Hüsamettin’in büyük emeği olmuştur. Eserlerinin bütünlük içinde yazılmasını ve günümüze kadar gelmesinde Hüsamettin’in büyük payı vardır. Mevlana, Şems’le., tanışmasının ardından “hamdım, piştim, yandım” demiştir. Mevlana’yı medrese eğitiminden çıkartan Şems şunları söylüyor “Bir gün böyle bir kervansaray’da bana neden tekkeye gelmiyorsun diye sordular. Kendimi tekkeye laik bulmuyorum ki dedim. Tekke pişip olmak, yeti­şip gelişmek, kaydında olanlar içindir. Ben onlardan değilim. Peki de­diler bir yandan medreseye gelmiyorsun? Dedim ki ben sohbet adamı da değilim, bir şeye kurallara uyarak anlam vermeye kalksam bana gülerler kafir derler”[4]

Gönlüyle,inancıyla kendisini dost aşkına veren Mevlana önceleri Şems’e,sonra kuyumcu Selahattin’e, ardından da Hüsamettin’e gönül temizliğiyle bağlanmış,kendisini onların aşkına kaptırmıştır.Onlarsız düşünemez, onlarsız yapamazdı. Bütün ilhamı, bütün güzellikleri, hoş­görüyü, insan sevgisini onların yüzünde görür, insanlığa sunardı.

Mevlana, en güzel şiirlerini böyle bir tutkuyla yazmış, toplumların geleceğine sunmuştur. Mevlana’da şiir bir tutkudur. Bu tutkusunu yü­reğinden kopan bir fırtına ile yazmıştır. Mevlana söylediği her şiiri ar­kadaşı, musahibi Hüsamettin aracılığıyla kaleme aldırmıştır. Hüsamet­tin, Mevlana’nın şiirlerini büyük bir zevkle yazmış, bunu yazarken de büyük haz duymuştur. Mevlana okulunda yetişenler onun geleceğe ışık tutan fikirlerini her zaman korumuşlar, yazıya geçirilmesinde, kütüp­hanelerde saklanmasında büyük umar harcamışlardır. Mevlana okulu Selçuklu tarihinin canlı tutulması, Osmanlıdan Cumhuriyet’e aktarıl­masına kadar her aşamada görev yapmıştır.

Mevlana, katı Sünni kuralları uygulayan bir eren değildir. Mevla­na, Şems’le tanışmasından sonra dilediği gibi yaşayan, dünya malında gözü olmayan, insanlara her zaman aynı gözle bakan,hoşgörünün de sürdürül­mesini, insanlığa bulaştırılmasını savunan, bunu bizzat yaşamında ör­neklendiren bir yapısı vardır. Mevlana’da insanlar arasında ayırım yoktur. Hangi milletten, hangi dinden olursa olsun, önce insan olarak görülmelidir. Mevlana toprağını ve yurduna seven, sevdiren bir yapı­dadır.

Küçüklüğünde Sünni geleneklere göre yetiştirilen Mevlana, Şems’ ten sonra birden bire bu kültüre doksan derece çark ederek, bazı kural­lara da karşı çıkmıştır. Onun felsefesi tasavvufun batıni tarzına uygun ve o geleneklere göre biçimlenen bir felsefedir. Mevlana her zaman Hallacı Mansur’a büyük bir hayranlık duymuş, onun görüşlerine de uy­gun davranmayı ilke edinmiştir. Bu şiiri, onun görüşlerini özetlemeye yetmektedir.

Enel hak kadehiyle içen sızdı

Tanrılık şarabından

Şişelerle, küplerle içtim ben sızmadım

 

Ben hacetler kıblesiyim

Gönül kıblesiyim ben

Ben cuma mescidi değilim

İnsanlık mescidiyim ben...

Mevlana’nın eleştirilen yönü onun halktan uzak, sultanlarla ve bey­lerle sıkı ilişki içerisinde olduğu, hatta Moğol saldırısı sonrasında Moğollara yol gösterdiği, onlara yardımcı olduğu yönünde yazılan çizi­lenler çoktur. Ancak kesin kanıtlar olmadığı sürece bunları yersiz söy­lentiler olarak değerlendirmekteyiz. Bunca sözlerin, bunca eylemlerin, bunca meclislerin adamı, bu değerli düşünürün Moğollarla işbirliği yapabileceği söylentisi mantıklı olmasa gerek. Ancak Mevlana, gerek Ahi Evren, gerekse Hacı Bektaş gibi kırsal kesim aydınıyla fazla ilişki­li değildir. Kentli üst tabaka ile ilişkileri son derece yerindedir. Bunun yanlış bir yönü olduğu düşüncesinde değilim. 0 zamanın koşulları neydi? Mevlana’nın kentteki sosyal ilişkileri nasıldı? Gerçekten de hal­ka ters gelen bir tarafı var mıydı? Bunu kanıtsız kesin olarak söylemek araştırmacıları yanlış yoruma sürükler kanısındayım. Mevlana’nın halkla ilişkileri konusunda bir şeyler söylemek zor olur. Ancak fikirle­rinden halka ters gelen bir durum görmek olası değildir. Bu nedenle de Mevlana’yı toplumun tümünü kucaklar bir düşün adamı olarak değer­lendirmek yerindedir.

Mevlana, Mesnevi’sini Türkçe yazmamış, yazışmalarını hep Fars­ça’yla yapmıştır. 0 günün kent koşulları onu gerektirdiğinden Mevla­na’dan Türkçe yazıp, Türkçe konuşmasını beklemek belki doğru değil­dir. Elbette kendi halkının dilini konuşması, halkının dilinden yazma­sı, o kültürü yayması beklenirdi. Ancak böyle bir beklenti sevenlerinin istediği bir gerçektir. Çağında yaşamış olan Yunus Emre, Türk dilinin öncülüğünü yaparken, Hacı Bektaş okulları Türkçe’yi ön plana alır­ken, Mevlana’nın Farsça konuşup, Farsça yazması Türk toplumunu ha­yal kırıklığına uğratmıştır denilebilir.

Mevlana ‘nın yapıtlarının özü sevgi,ruh,evren,tanrı,insan,ölüm konularını içermektedir. Tanrıyı bulmanın en önemli yolunun aşk ol­duğunu işlemiştir. Bu aşk çok yönlüdür. İnsan aşkı, tanrı aşkı, doğa aş­kı vb. İnsanı aşkların en yücesi olarak görmektedir. Çünkü insanı sev­menin yolunun hem bedeniyle, hem bilinciyle, hem düşüncesiyle oldu­ğunu söylemektedir. Başkalarını, başka insanı seven bir kimse hem kendisini, hem de tanrıyı seviyor demektir.

Mevlana’da dönerek yapılan raks tüm insanları bir aşkta birleştir­mektir. Tüm evreni, tüm dünyayı, tüm insanlığı ve tanrıyı kucaklamak­tadır. Raks dönerken Mevleviler de tıpkı Bektaşilerin semahlarında ol­duğu gibi ellerinin içinin birisini gökyüzüne, birisini yere doğru dön­dürürler. Bunun anlamı tanrı aşkını tüm dünyaya, gökyüzü ve yeryüzü­nü oluşturan evrene sunmaktır. Mevlevilikte de ruhlar tanrının bir fış­kırmasıdır, ilk kaynağı olan tanrıya dönüş vardır ruhlarda.

Mevlevilik ile Bektaşiliğin tapınsal eylemlerinde ve görüşlerinde ortak olan yönler çoktur. Hacı Bektaş Veli’nin “Hararet saçdadır baş­ta değil” sözüne karşılık Mevlana benzer bir görüşü şöyle söylemiştir.

 

“Ey Hacca gidenler, nereye böyle?

Tez gelin çöllerden döne döne

Aradığınız sevgili burada,

Duvar bitişik komşunuz.

Durun, gördünüzse suretsiz suretini onun

Hacı da sizsiniz, Kabe de ev sahibi de”

 

Bektaşiler’de kadına verilen değer Mevlana görüşlerinde de kendi­sini göstermektedir. Kanlarla ilgili şu sözleri söylemektedir. “Sizler ka­dının kapanmasını istemedikçe, herkeste onu görme isteğini kamçıla­mış olursunuz. Bir erkek gibi bir kadının da yüreği iyi ise, sen hangi yasağı uygulasan da o iyilik yoluna gidecektir. Yüreği kötüyse, ne ya­parsan yap, onu hiç bir şekilde etkileyemezsin.”[5]

Mevlana, Farsça okuyup, Farsça yazması yanında Rumca’yı da ana dili gibi konuşup yazmaktadır. Eflatun ve diğer Yunan filozoflarının yanında Rumca’dan okumuş ve çevirisini de yapmıştır.Dönemin bilim alanında Mevlana’nın bu doğrultuda büyük katkıları olmuştur.

Mevlana kendi tekkesinden çeşitli ulusların öğrencilerine dersler vermekteydi. Bunlar arasında Türkler, Ermeniler, Araplar, İranlılar Rumlar vardı. Farklı milliyetlerden farklı insanları eğitilmesi övünülecek bir durumdur. Mevlana’nın kentli olmasının ardındaki sır budur. Mevlana’nın şiirlerinin bir bölümünü bu milliyetten öğrencileri derlemiştir. Mevlana, tekke dışında zamanının bir bölümünü Sille’de bulunan Bilge Eflatun Manastırında geçirmektedir. Bu Manastıra çoğu kez gider, burasında ibaret yapar, dinlenir huzur bulurdu.

Horasan’ın Belh kentinde 1207’de doğan Mevlana Konya’da 1273 yılında ölmüştür. Mevlana’nın bulunduğu Konya kenti hem Selçuklu devletinin başkenti, hem de bir medeniyet merkeziydi. Mevlana’nın türbesinin bulunduğu mekana sevenlerince büyükçe bir cami ve kapa­lı bir türbe yapıldı. Sonradan evlatları ve musahipleri de bu alana gö­müldü. Mevlana kendi insanlarının yanında dünya milletlerince de çok iyi bilinmektedir. Tüm dünyadan insanlar akın akın gelerek bu büyük Mutasavvıf ‘ın türbesini ziyaret edip, 13. yüzyıl yaşamını yerinde yaşamaktadırlar.

HACI BEKTAŞ VİLAYETNAMESİ’NDEN

Hacı Bektaş - Mevlana

Bir gün Sara İsmail, Hünkar’ın huzuruna gelip el kavuşturdu. Hün­k8r, şöyle dedi. “Saru İsmail, sizin için sucağız ılıttım, lutfedip gelse­niz dedi. Hünkar, şimdi onun vakti değil dedi, tez Konya ‘ya, Molla Ce­laleddin ‘in huzuruna git, onlarda bir kitabımız var, onu al, gel.”

Sara İsmail, hemen yola düştü, Konya’ya yaklaşınca gördü ki Mol­la Celaleddin, çıkageldi. Birbiriyle niyazlaşıp görüştüler. Sara İsmail, bir gün su ılıtmıştım, mübarek arkanızın kirceğinizini arıtsam dedim; şimdi onun vakti değil, Molla Celaleddin’e bir kitabımız var, Konya’ya git, onu al gel dedi, ben de yola düştüm, geldim mübarek yüzünüzü gö­rüp şeref buldum dedi.

Molla Celal, bu sözleri duyunca dedi ki: Hünkar Hacı Bektaş-ı Ve­Ii katına, her gün yedi deniz, sekiz ırmak uğrar. Onların suya girmeye ne ihtiyaçları var ki böyle dedin erenler.

Sara İsmail, bu sözü duyduktan sonra efendim dedi, kitabı verin de gideyim. Molla, kitaptan maksat, bu anlattığımız öğüttü dedi. Bunun üzerine Sara Ismail vedalaşıp geri döndü.

Hacı Bektaş - Seyyid Mahmud-ı Hayranı

Hacı Bektaş’ın ünü her yana yayılmıştı, her taraftan erenleri görme­ye geliyorlardı. Akşehir’de bir er vardı, adına Seyyid Mahmud-ı Hay­rani derlerdi. Bu er, bir arslana bindi, bir yılanı da kamçı yaptı, üç yüz Mevlevi dervişiyle, Hünkar’ı. görmek için yola çıktı. Sulucakara­höyük’e yaklaşınca, bu hali Hünkar’a haber verdiler, Aliler sırtına yak­laştı dediler.

Hünkar,o gelen kimse dedi, canlıya binmiş, gelmiş; biz cansıza bi­nelim. “Kızılca Halvet” yakınında bir kızıl kaya vardı, bir dam duvarı kadar büyüktü. Hemen o kayanın üstüne bindi, ey kayacık dedi, Tan­rının izniyle o gelen erenlerden yana yürü. Kaya, hemencecik kuş açar gibi gürleyip Aliler sırtına doğru yürümeye başladı. 0 kayanın, şimdi­ki halde başı, tıpkı bir kuşa benzer.

Öte yandan Seyyid Mahmud-ı Hayrani de Aslan üstünde, elinde yı­lan, gelirken bir de baktı ki Hünkar, cansız bir kayaya binmiş, yürütüp gelmede. Er nazarında küstahlık, edebsizlik etmişiz deyip aslandan in­di, yılanı da elinden attı. Er nazarına küstahça gelmişiz dedi, Hünkar’a karşı vardı. Hünkar da kayaya dur dedi, kaya durdu. Seyyid Mahmut’la dervişler, Hünkar’ın eline ayağına düştüler. 0 Tekke kayanın dibinde oturdular. Tam bir hafta Sohbet ettiler, yediler, içtiler, sema safa ettiler. Etraftan işiden muhipler, aşıklar da geldiler. Bir hafta sonra Seyyid Mahmüd-ı Hayranı, peymançeye durdu, izin istedi. Hünkar, Hayran’ım dedi, yürü, seni o bulunduğun yere saldık; orası, ekmeğin olsun. Seyyid Mahmüd-ı Hayrani, erenlerin safa - nazarını aldıktan sonra vedalaşıp Akşehir’e doğru yürüdü gitti.

Aşağıdaki şiir Mevlana’ya ait olup,benzer şiirlere Mevlana’da sıkça rastlamaktadır.

 

Yıkılmadıkça bu medreseler bu minareler

Mutlu olmaz gönül dilinden anlayan

İman küfür olmadıkça küfürde iman

Olmaz bir Tanrı kulu gerçek Müslüman

 

Varlık da odur yokluk da

Kıvanç da ondan gelir acı da

Görecek göz yok sende demek’

Yoksa görürdün senin de o olduğunu

 

Güzel değilsem de güzele taparım

Şarap değilsem de şarapla sarhoşum

Yalvaran yakaran değilsem ne çıkar

Senin meyhanene serili postum

 

Tanrısal sırların örneği sensin

Tanrısal güzelliğin aynası sensin

Senden başka nesne yok evrende

Kendinden iste, aradığın da sensin

 

Gülbahçesinde geziniyordum sevgilimle

Birden takılmış gözlerin bir güle

Sevgilim “utan biraz” dedi bana

Yanağım yanında sen güle bakıyorsun*

Bu şiir Türkiye Ansiklopedisi Konya bölümünden alınmıştır


[1] KÖPRÜLÜ, Fuat: Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar s.219

[2] Tarih Ansiklopedisi, Mevlana Maddesi s.106

[3] Mevlana, Divanı Kebir

[4] ARAZ, Nezihe : Anadolu Evliyaları s.178

[5] Mevlana Celalettin Runi, Fıhı Ma Fıh, Kültür bak.yayınları

YORUMLAR (0)
Ad Soyad * Güvenlik *
Diğer Makaleleri
Balkanlarda Bektaşilik

Gülağ ÖZ 10 Nisan 2017 01:01

Balkanlarda Bektaşilik

Balkan coğrafyası Osmanlı açısından nasıl önemliyse bugüne baktığımızda Alevi Bektaşilik açısından önemi ve etkisi görülmektedir.

SEYYİT BATTAL GAZİ

Gülağ ÖZ 22 Mart 2017 00:00

SEYYİT BATTAL GAZİ

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Gülağ ÖZ 07 Ocak 2017 01:01

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Asırlardır dünyamızı aydınlatan,insanımızın usundan çıkmayan Ahmet Yesevi; bugün Anadolu Türkünün içinde yaşayan bir bilge kişidir.

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

Gülağ ÖZ 05 Ocak 2017 00:00

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

DÜŞKÜNLÜK

Gülağ ÖZ 28 Mart 2012 00:00

DÜŞKÜNLÜK

ALEVİ AYDINI OLMAK

Ali YILDIRIM 29 Şubat 2012 00:00

ALEVİ AYDINI OLMAK

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK  ZİYARET  YERLERİ VE OCAKLAR

Gülağ ÖZ 25 Şubat 2012 00:00

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK ZİYARET YERLERİ VE OCAKLAR

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Düğün değil bayram değil...

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Düğün değil bayram değil...

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri