Hüseyin Gazi Derneği ve Vakfı
Hüseyin Gazi binse gelse atına İnan olmaz çarkı felek zatına
Hz. Ali Hacı Bektaş-ı Veli Atatürk
Sultan Şucaeddin Veli

Bu içerik 10 Aralık 2011 00:00 tarihinde eklendi ve 7.520 kez gösterildi

Makaleler Anasayfa | Gülağ ÖZ | Ali YILDIRIM |

SULTAN ŞUCAEDDIN VELİ

Eskişehir Seyitgazi İlçesi’ne 7 km. uzaklıkta bugünkü adıyla As­lanbeyli Köyü içerisinde büyük bir zaviyesi bulunan, ünlü Kalenderi Şeyhi, Anadolu’ya 13. yüzyılda ayak basmış, her nedense 13. yüzyılın en büyük tekkelerinden olan Battal Gazi Tekkesi’nin hemen yanında, bugün bile tarihe ve doğaya meydan okuyarak ayakta kalan büyük bir zaviyedir.

Sultan Şuca adıyla da anılan büyük Anadolu Velisi’ni toplum fazla bilmese de, ismi tarih sayfalarında yeterince yer almaktadır. Buna kar­şın doğum ve ölüm tarihleri konusunda kesin kayıtlar yoktur. Bu bü­yük velinin kişiliğiyle ilgili en çok görülen tekke yaşamı ve Anadolu Alevi Türk kültürüne yapmış olduğu büyük hizmetlerdir.

Şucaeddin Veli Sultan’la ilgili bulunan bilgiler birbiriyle çelişmek­tedirler. Kimi kaynaklar, 13. yüzyılda Hacı Bektaşlar’la birlikte Hora­san’dan Anadolu’ya gelmiş olarak gösterirken, birçok kaynak da onun Sultan Orhan ya da 11. Murat dönemlerinde yaşadığım göstermektedir.

Bugünkü zaviyeyi Orhan Gazi’nin bizzat yaptırdığı konusunda ba­zı kayıtlar vardır. “Orhan Gazi’nin zaman zaman bu Anadolu Ereni’ni ziyaret edip, onunla bilgi alışverişinde bulunur.”[1]

Sultan Şucaeddin’in ,ölümünden sonra yakın taliplerinden Esiri Mahlaslı birisi tarafından kaleme alınan Velayet Name-ı Sultan Şucaeddin adlı menkıbe zamanına ışık tutması bakımından önem taşı­maktadır.

Bu Velayetnameye dayanarak Sultan Şuca hakkında az da olsa bil­gi edinme fırsatı ortaya çıkıyor. Mensur olarak yazılmış olan bu eser 17 satırlı 52 sayfadan oluşmaktadır. 36. sayfadan sonrası aruz vezniy­le manzum olarak yazılmıştır.

Sultan Şuca ile ilgili en büyük kaynak kanımca Aslanbeyli köyünde bulunan o muhteşem yapıdır.Bu büyük külliyede bulunan aşevleri toplantı salonu,cemevi ve okuma salonundan

anlaşıldığı üze­re burasında yüzlerce öğrencinin eğitim gördüğü, yatılı olarak kaldık­ları ve eğitim sonucunda da Anadolu köylerine gönderildikleri anlaşıl­maktadır. Sultan Şüca’nın kimliğini ve dönemin önemli velilerinden birisi olduğunu belgeleyen bu bina bugün bile benzer işlev yapabilecek durumdadır.

Tarihi kaynaklarda verilen bilgilerde Şucaeddin Veli tam olarak ay­dınlığa kavuşamamakta, varolan bilgiler birbirleriyle çelişmektedir. En eski kaynaklardan birisi olan Şakayık-ı Nu’maniye (Mecdi Efendi’nin tercümesiyle) şu bilgileri vermektedir.

“Sultan İİ. Murad’la katıldığı bir savaşta sultanın hayatını kurtar­ması sonucu sultan 11. Murad tarafıdan Edirne ‘de kendi adına bir mescid ve zaviye yaptırılmış, öldüğünde de buraya gömülmüştür.”[2]

Şucaeddin Veli Vilayetnamesinde verilen bilgiler, bazı tarihsel olaylara ışık tutacak tarzdadır.

“Seyit Nesimi ve Kemal Ümmi, Ol Koçi, Sultan ‘ın makamında bul­dular, eyittiler. Bu koç ne koçtur? dediler. Derviş dahi sultanımızındır, dediler. Seyit Nesimi daha eyitti, Sultan koçu neyler dedi. Bu koçu ana put olmuş, boğazlan koçu anı bundan kurtaralım dedi. Kaygusuz baba eyitti, gelin er nazarında küstahlık etmeyelim. Sultan Kemal ve Seyit Nesimi, Kaygusuzun sözüne amel etmeyip, koçu boğazladılar. Kemal koçu astı, Seyit Nesimi derisini soydu. Koçu kazana duru kodular. Ne kadar ki cehdettiler, kaynatamadılar. Ol dem Sultan uryan olmuş, ne­medin dayağının üzerine atmış çıka geldi. Pes Sultan’ı görecek bunla­rın nutkı bağlandı.”[3]Yine Latifi’nin “Tezkire “sindan edindiğimiz bil­giler şöyle “Bu hikayet dedelerden mesmudurki, Mezkür Kemal Ümmi Nesimi ile Sultan Şüca tekyesine varıp. Baba Sultan ‘ın fuzuli koçunu kurban etmişler.”[4]

Bu iki kaynak bilginin verdiği sonuca göre Sultan Şüca’nın yaşadı­ğı tarihle Fenari’nin 2. Murad döneminde yaşamış olduğu bilgisi, Sul­tan Şuca’nın yaşadığı dönem olarak akla daha uygun düşüyor.

velayetnamenin verdiği bilgilere göre Sultan Süca’nın yaşadığı çevrelerin Eskişehir, Seyitgazi, Karkın, Melih Gazi çevresindedir. Ya­nında bulunan Abdallar’ın sayısı 200-300 olduğu verilmekte olup, zen­gin bir talibi tarafından ihtiyaçları karşılanmaktadır. Seyit Gazi’ye yaptırdığı tekkeden sonra buraya yerleştiği velayetnamede açıkça anla­tılmaktadır. Hızırname adlı bir eserde, “Uryan Şüca ‘lar olarak Sultan Şuca ‘nın en büyük evliyalar arasında göstermektedir.”[5]denmektedir.

Elde var olan bilgi ve kaynaklar her ne kadar yetersiz olsa da Sultan Şucaeddin hakkında biraz olsa aydınlanmamızı sağlamaktadır.

Sultan Şuca’nın, 8. İmam Rıza’nın soyundan geldiği, Anadolu’da birçok mürüdünün bulunduğu, kendisinin dünyalık işlerden pek hoşlan­madığı, müritleriyle birlikte çevre köyleri gezerek toplumu aydınlatma görevi yaptığı bilinmektedir. Hatta Osmanlı paşalarından ünlü Timurtaş Paşa ile oğlu Ali Bey’in Sultan Şüca’nın müritlerinden olduğu, Sul­tan Şuca’nın ölümünün ardından Timurtaş Paşa’nın pirinin türbesini bizzat yaptırdığı biliniyor. Bugün Timurtaş Paşa’nın türbesi de Sultan Şuca’nın yanıbaşında bulunmaktadır.

Sultan’ın müritleri salt Anadolu ile sınırlı kalmayıp, balkanlara ka­dar uzanan bir yol izlemişlerdir. Taraftarlarına “Uryan Şucailer” den­mektedir. Sultan’ın müritleri hatta kendisinin bile zaman zaman savaş­lara katıldığı kimi kaynakların satır aralarında yer almaktadır.

Sultan Şucaeddin Veli Vilayetnamesi’nde verilen bilgilere göre çevresindeki şeyhler ve dedelerin Sultan Şuca’yı büyük bir saygıyla izledikleri, bu şeyhin izinden gittikleri yazılıdır.

Sultan Şücaeddin Veli’nin tekkesi büyük bir işlevi yerine getiren 13. yüzyılın en büyük eğitim yuvalarından birisidir. Yakınında bulu­nan Aleviliğin merkezlerinden sayılan Battal Gazi tekkesinin bile Ana­dolu Türkmenlerine yetmemesi nedeniyle yakınında Şuca Sultan’ın bu tekkeyi yaptırdığı bir gerçek olsa gerek. Çünkü her yıl Hacı Bektaş’tan başlayarak tüm Anadolu Erenleri, taraftarlarıyla birlikte Kurban Bay­ramı törenlerini bir hac töreni gibi Seyyit Battal Gazi tekkesinde geçir­mekteler. Bu tekkeye gelen binlerce insanı alamayacak kadar insan toplayan bu zaviyenin yakınında Şücaeddin Veli tekkesinin yapılmışolmasının altında yatan gerçek bu olsa gerek.

Bunun yanında Suca Sultan’ın okulunun önemi büyüktür.Battal Gazi Zaviyesi  merkezi bir görev yaparken, yanı Anadolu ziyaretgahı, ya da diğer bir söylemle hac görevi yapılması gibi işlevini üstlenirken, Sultan Şuca’nın tekkesi yatılı bir okul görevini  yürütmektedir. Bu okuldan mezun olan Dervişler’in çeşitli görevler dedelik makamına yükseldiklerinde de Anadolu ‘da başka yerlerde görevlendirildiklerini bilmekteyiz.

Sultan Şuca tekkesinin Alevi edebiyatının, tasavvufunun okullarından olması bu tekkede birçok ozanın yetişmesine neden  olmuştur. Hatta yıllar sonra bile burada görev yapan postnişinlerden bazıları şairdir. Genç Abdal olarak bilinen Alevi ozanlarından birisi bu tekkede yetişmiş, en güzel şiirlerini Sultan Şuca tekkesinde yazmıştır.

Bu büyük külliyede bulunan Aleviliğin tarihi kaynakları ne yazık ki, 1826 tarihinde 2. Mahmut’un Alevi kültür katliamını yaparken  yok olmuştur. Ya da büyük bir ihtimalle İstanbul veya başka bir yerde gün  yüzüne çıkartılmayı beklemektedir.

Sultan Şuca adına yazılan yüzlerce şiir mevcuttur. Bunlardan  bazılarının kendisine ait şiirler olması ihtimali çok büyüktür. Sultan Şuca’nın mahlasıyla yazılmış şiirlere sıkça rastlanıyor.

 

Sultan Şuca söyler pirden veliden

Biliriz biz bizi Külü Bedadan

Hak Muhammed yolu budur Ali’den

Er yarın hak divanında bellidir

 

Hem Ali’sin hem Veli’sin Hızır’sın

Hak emriyle alemlere nazırsın

İsmin çağrıldığı yerde hazırsın

Tanrının aslanı Alim gel yetiş

 

Uzun süre Sultan Şucaeddin Veli tekkesinde hizmet eden Genç Abdal, sarayda divan katibi iken, Seyyit Battal Gazi ve Şucaeddin Veli dergahları postnişinleri saraya çağrılırlar. Burada postnişinleri dinleyen, onlardan çok etkilenen edebiyat sever Genç Abdal (tabi gerçek adı bu değil. Bu adı tekkeye geldiğinde almıştır) işini gücünü bırakıp, Sey­yit Battal Gazi tekkesine gelir. Zamanın postnişini Pir Baba’nın ölü­münün ardından Sultan Şuca tekkesine gelerek, ömrünün sonunu bu tekkede noktalar. Mezarı Şücaeddin Veli tekkesi içerisinde dervişler mezarıyla birliktedir. Ancak bu gün Geci Abdal mezarı tarihi özelliğinden çıkartılmış, mezarı yenilenmiştir.

Seyit Sultan Şucaeddin Veli’yi ziyaret eden kişilerin türbe duvarla­rına yazdığı yazıların tercümesi şöyledir:

 

Hazreti Sultan Şucaattin ol kutbi cihan

Gerçek erdir tutmasın kimse gönlünde güman

 

Fuzuli

 

Defteri amalimin hattı hatadandır siyah

Arsayı ruzi cezada veli ol bana penah,

Murad edep ile gir Abdi bu dergaha,

Mutafı kutsiyandır pusegaha evliyadır bu.

 

Abdi- 1132

 

Ziyaretten muradımdır kerem kıl bana sultan,

Eşiğinden koyma beni, niyaz budur sana heran.

 

Aşik Veysel

 

Mürvet eyle baba benim ahvalime olgün

Ki nefsi nefsi ağlayıp beni etme eyler mahsun.

 

Seyit Hasan - 1317

 

Adunun.zulmi şerrinden isteyu geldik sizi,

Umarım ruzi cezada unutmayasın bizi.

 

Faiz Baba

 

Söyleme ey zahit yalan dinlemem,

Bir pak mürşide bağlı destim benim.

Sen gibi günde beş kez kirlenmem,

Bin vakit abdestim bozulmaz benim.

 

Dertli Baba

 

Vaiz riya ile namaz kılmazdı,

Kalbi selim, abdi sübhan  olaydı

Boynuna halkın günahın almazdı,

Vakıfı esrarı kuran olaydı...

 

Edip Harabi

 

Tadan bilir, hakikatın balını,

Dehleylemez, ehli aşkın halini,

Can gözünü açıp, dost cemalini,

Gören bilir, görmeyenler ne bilir.

 

Mazhari

 

Mescitte riya pişeler, etsin ka riyarı

Bu dergaha gel kim, ne riya var ne mürayi.

 

Şeyhülislanı Yahya Efendi

 

Hoştur bana senden gelen,

Ya hilatu yahut kefen,

Ya gonca gül, yahut diken,

Lutfunda hoş, kahrında taş.

 

İbrahim Tunnuri

 

SULTAN ŞUCAEDDİN VELİ VELAYETNAMESİNDEN*

Seyyit Gazi Sultan Hazretlerine geldi. Her kaçan kim Seyyit Gazi Sultan’a gelse, kürresinin gaipten kapısı açılırdı. Sultan Varlığı, içine girerdi. Binişan diliyle sohbet edip otururdu.

Sultan, orada üç gün otururdu. Üç gün sonra cemadanın çekip Gar­kın köyüne gelirdi.

Ol gün, ziyade soğuk gün idi. Vardı, Sultan bir ılıcık yere kondu. Sultanın bir kerameti olurdu kim, soğuk günde her kanda otursa kim harman kadarı yere, Sultan’ın çevresine soğuk gelmezdi.

Abdallar, Sultan’ı çevre alıp otururlardı. Sultan, bir keramet dahi buydu kim düşmüşler elini alıcı idi.

Sultan ol gün eyram etti. Bir kişi, bir sofra kurbanı getirdi ol köy­den. Sultan itti; “Küçüğüm, keşkek bişirin” dedi. Ol sofra kurbanın keşkek bişirip yediler.

Pes, yarındası Sultan dayağın eline alıp kalktı. İtti; ‘Küçüğüm, bir devletli olsa, bu kış bizi beslese” dedi. Ol vakit nazarında iki yüz mik­tarı abdal var idi. Birisi cevap vermedi. Gördü kim birisi cevap vermez. Kürtbaba Karacaoğlan “Sultanım, senden devletli kim ola? Bu garip­leri meğer yine sen besleyesin” dedi. Sultan Varlığı, dahi dönüp Kürt-baba’dan yana nazar etti; “Rast edersin bre Karacaoğlan rast” dedi.

Ol oradan çekilip İlme’ye mağaraya vardı. Girip mağaraya oturdu. ‘Mağaraya ocak yakın küçüğüm. Pirler bunda kışlar” dedi. Abdallar, ocak yaptılar. Sultan Varlığı dahi ol kış anda kışladı.

Bir gün  bir bacı, Sultan’ın nazarına gelmek istedi; “Sultan‘ın naza­rına her kişinin muradı hasıl olur. Ben dahi Sultanın nazarına yara­yım. Benim dahi muradım budur kim eli yürük, divanelere çok yardım ider. Bilvesile ben de muradım hasıl edem. Muradım vere” deyip Sul­tan nazarına geldi.

Kim Sultan nazarına gelse, niyetini gönlünde tutar idi. Ol dahi ni­yetini tutup Sultan nazarına geldi oturdu.

Sultan, ondan yana bakıp güldü; “Küçüğüm, bir lahza katlan. Se­nin dahi istediğin vereyim” dedi.

Meğerim, ol köyün altında bir ulu yol geçer idi. Ol yoldan üç yol­cu gelirler idi. Bunu söyleşirlerdi; “Bunda bir er varmış. Sultan Şuca­eddin derlermiş. Her kişinin gönlündekini bilirmiş.” Bunu söyleşirler­di. “Gelin biz dahi bir müşgül  murad isteyelim. Eğer gerçek er ise bi­zim dahi muradımızı vere” dirlerdi.

Birisi dahi itti, “Acep ne müşkül murad olsa istesek” dedi.

Evvelki kişi itti; “Gelin bir adem isteyelim. Görelim verebilir mi?” dedi. Cehalet fikriyle Sultan’a yakın geldiler.

Sultan, mağaradan çıkıp onlara el salladı. “Gelin a miskinler” de­yip çağırdı. Hacil olup Sultan’ın nazarına geldiler.

Bacıyı çağırıp anların yanına götürdü. “İşte ol istediğiniz geldi” dedi. Ol bu muhipler dahi Sultan’ın velayetini görüp yoluna girdiler vesselam.

Yine bir gün ol köyde bir kişi var idi. Balık avlardı. Sultan ana ne­fes itti; “Ol su kuşlarını incitıneyin. Eyi olmaz” dedi.

Ol kişi dahi Sultan’m ııefesini kabul etmeyip her gün balık avlardı. Bir gün yine balık avlamaya varıp ağını su içine saldı. Ağına bir nesne doldu. Çeküp çıkaramadı. Ağın ipini bir ağaca bağlayıp kodu. Varıp köye haber eyledi. İtti; “Ağıma bir balık tutuldu. Çeke gördüm çıkara­madım. Bütün köy’e yeter. Gelin, varalım çıkaralım “dedi

Köy kavmi durup ağ saldığı yere geldi. Ağın ipine yapışıp çektiler. Nice kim kenara getirürlerdi. dalbınıp yine suyun içine girerdi. Pes, çe­ke çeke yoruldular. Sultan, ağın içinden çıka geldi. İtti; “Küçüğüm, pirler sana nefes etti idi ağın içün. Artık erüşürsün” deyip yürüyü veredi.

Ol kişi ayruk olmadı, vazgeldi vesselam.

Sultan, ol kışı ol ilme mağarasında geçirdi. Bahar olucak Sultan it­ti; “Küçüğüm. Komak’tan pirlerin türabı kamusu gelür” dedi.

Kalkıp andan şimdi mezarı olan yire geldi oturdu. Sundu, yirden bir avuç toprak aldı. Didi; “Küçüğüm, bu pirlerin tarla kokusudur” dedi. Ol yer virane. Kerbela misillu susuz, kır idi. Sultan Varlığı ol makam­da karar itti.

Abdallara Sultan itti; “Küçüğüm, bunda kümesiye yapalım. Pirler bunda dahi yürüse gerek” dedi. Sultan’ın nefesiyle abdallar dahi ma­kamını  tuttular. Emma, suyun ayrıktan getirirlerdi. Zira kim susuzluk yer idi.

Abdalların bir gün gönüllerinden geçti kim. “Sultan bunda tekkesi yaptırdı. N’olaydı suyun dahi himmet edeydi” dediler.

Sultan dahi dönüp abdallardan yana nazar itti; “Küçüğüm pirlerin suyu çoktur. Gelin varalım, çıkalım” deyu yürüyü verdi. Yağ pınarı olan yere gelip nazar etti. Dayağını yere sokup çekti.

Dayağın yerinde bir su çıktı. İtti; “Kazın indi küçüğüm.” Abdallar, çevre alıp kazdılar. Bir kalebe su çıkardılar. Pes ol sudan içerlerdi. Ol pınarın adına Yağ Pınarı denilmesine sebep budur vesselam.

Horasan mülkünde bir çöl yer var idi. Beriyye demek olur. Şefliği üç günlük yerde bulunur.

Acem erenlerinden Baba Haki demekle meşhur bir ihtiyar kişi var idi. Gün hoşluğuna aldanıp bir nice abdalla bir gün ol çöle uğradı: Na­gah ol ötesine varıcak ol dervişleri tufan tuttu, yol bulunmadı. Kance­ru gideceğinlerin bilmeyip azdılar.

Pes, tufandan mecalleri kalmadı. Bir yer kuytusu ellerine girip bir hafta orada sindiler. Ne ol kuytudan çıkabildiler. Ne kanceru gideceğ­lerin bilürlerdi Canlarından ümidün üzmişlerdi.

Nagalı gördüler bir yorgun geyik çıkageldi. Zebun olmuş, dilini çı­karıp solur. Kaçmaya takati kalmamış.

İttiler; “Şol geyik, zebun geyik. Ancak, kim bilir aslan mı kovdu ya pars mı kovdu? Bir ele getireydik ola mı?” deyip kodular.Tuttular, bastılar. Kuşaklarını ayaklarına bağladılar kim boğazlıya­lar. Geyik silkindi. Ellerinden boşandı, kuşaklarını sürüyüp yürüdü. “Hay yine tutaydık ola mı?” deyüp üzerine çıkavardılar. Geyik zebun zebun kaçardı.

Dervişler, köyü görüncek geyik gaip oldu önlerinden.

İttiler; “Ol geyik degülmüş. Erenlerden bir kişi imiş. Bize ol bun gününde destigar oldu” dediler.

Dervişler, köye varıcak başlarından geçen hikayeti şerheylediler. Bir nice zamandan sonra Baba Haki, azmi Rum kıldı. Roma gelip Sul­tan Şucaeddin Baba’nın nazarına yetişti. Otuz nefer abdalla, ol gün Sultan’ın nazarına kırk ihtiyar kişi cemaatla gelmişti.

Her birinin nazarında on, yirmi, otuz abdal var idi. Sultan’ın nazarında otururlardı. Sultan Varlığı, her birinin başından geçeni vargeç edip oturdu. Baba Haki’nin yüzüne baktı. İtti; “Küçüğüm, sizler, pir­lerin yemesine kast idüp durursuz” dedi. Baba Haki, fikre vamp itti; “Sultaııın hem bu rumuzu ne ola? dedi. Sultan Varlığı itti; “Siz ol Be­riyye’de medetsiz kaip durdunuz. Pirler, size ol adada medet yetüşmüş­tür” dedi. “Geyik donuna girüp siz pirleri boğazla maya kastedüp aya­ğına ip taktınız. Pirler, elinizden boşanıp köye köye sizin içün kılavuz­luk eyledi . Alın kuşağunuzı” deyüp Baba Haki’mn üzerine atıverdi.

Söyledikleri, başlarından geçen sergüzeşti Baba Haki insaf edüp it­ti; “Pizim dahi istedüğimiz bunun gibi erdür kim hem dünyada, hem ahir2ııe destegir ola” dedi. Ol dem kendüyi cemaatla Sultan’a teslim eyledi.

Ol demlerde Sultan Varlığı, ne kadar lokma gelse bu günü yarına komazdı. Makulet, aslında heman ol cemaata yetecek nesne var idi. Pi­riçten ve yağdan artık nesne yoğudu. Sultan Hazretlerinin Cömert der­ler bir aşçısı var idi. Olan pirinci pilav pişürdi.

Yağını eritirken döktü. Ayırıp yağa dahi çare olmayıp hacil oldu. Pes ol halinde Sultan erüşü geldi. İtti; “Küçüğüm, ne kadar yağınız dö­küldü ise, ol pınardan o kadar su getürün” dedi. Yarup getürdüler. pi­lav üzerine kodular. Ol pilav bayağıdan dahi harboldu. Ol pınara Yağ Pınarı denilmesine sebep budur vesselam.

Acem erenlerinden bir ihtiyar kişi var idi. Adına Baba Mecnun der­ler idi. İhtiyar derviş, birgün azm-i Rum kıldı. Gelüp diyar-ı Rum’a in­di. Bir erin nazarına gelürdi. Hiç kimseden alınmazdı.

Kırk nefer abdalla gelip Sultan nazarına irişti. Sultan Varlığı, Çam-bahçesinde otururdu. Cemaat, Sultan’ı çevre almışlardı.

Padişah, binişan diliyle sohbetler edüp otururlardı. Baba Mecnun otururken bir keçi donuna girdi. Duru gelüp cemaatın üzerinde bir do­lanıp yürüdü. Sultan Hazret, işaret eyledi; “şunun başına bir tas su ko­yun” dedi. Durup başına bir tas su koydular. Yine insan donunu buldu, yerine oturdu. Hiç kendinden nutuk gelmeyüp serseme oldu.

Pes Sultan, Yünlü Samut’a işaret eyledi “sor küçüğüm, şu kardaş­çığa, insan don undan niçin hayvan donuna girdi, döndü?” dedi. Yün­lü Samut itti; “Abdal, şu başından geçen kıssadan bilirsen? Donun in­sanın, niçün hayvan donuna girdin?” dedi.

Baba Mecnun eder; “Halimce şöyle okuru yürürken bir gökçe oğ­lak oldum” dedi. Sultan, beni boğazlan dedi, emretti. Boğazlayıp derimi soydular. Başımı kesip şöyle bıraktılar. Karnımı yarıp bağırsakla­rım çıkardılar. Sultan, buyurdu kim: Karnını, bağırsaklarını önce erü­dün. Nesne kalmasın didi. Ayırdılar, temiz eylediler. Sultan, emir eyle­di. Kazana koydular. Bir kazan pişürdüler. Emma, başımı degül, etümi ortaya getürüp yediler. Kemügümi bir yere getürüp cemi eyledi, yığdı­lar. Başumi getürüp üzerine kodular. Bir erkeç olup duru geldim. Pes, Sultan buyurdu: Başına bir tas su dökün dedi. Getürdüler, başıma dök­tüler. Keçi donundan insan donuna geldüm dedi. “İşte halim böyle ol­du kim cevap virdim” dedi.

Ol öyle deyincek Sultan Varlığı itti; “Küçüğüm, senin kardaşın ol­du kim, gördün şimden geru seni ol görneşinden kurtardılar” dedi.

Pes, Sultan’ın erliğine insaf getürüp elüne ayağına düştü. Kırk vü­cut abdal ile Sultan’a yarını teslim eyledi. Ondan üç gün önden Sultan kırk kere traş olmuştu. Bilmemişlerdi kim ne rumuzdu.

Ahir bu tahir olucak bildiler kim bu rumuzmuş vesselam.

Bir gün Sultan Varlığı, Çambahçesi’nde itti; “Küçüğüm, pirlerin şunda bir altın sikke kenigzi geçim dururdu. Hem bir altın maşrapa bir üzengimiz kalup dururdu. Gelin, varalım; açalım” dedi.

Pes durup şimdi Balpınarı olan yerin üzerine geldi. “İşte, pirl dedügi yer budur, kazın” dedi. İmdi gördüler kim bir taşlı kır. Kazdılar, su aşırdı, çıktı. Dahi kazdılar, ol altın maşrapayı buldular. Alıp tan’ın nazarına geldiler. Sultan, itti; “Dahi kazın küçüğüm” dedi. 1 dılar, mahmuz ile üzengi çıktı. “Yine kazın” dedi, kazdılar. Bir göz su çıktı. Suyu bir tasa koyup Sultan’ın nazarına geldiler. Alıp Sultan Varlığı içti; “Küçüğüm bala benzer. Bunun adı Balpınarı olsun”dedi. Kim ki gelür bu sudan yunarsa pirler yüzü suyuna, dost divanı, cehennem azabından emin ola ol” dedi.

Pes Sultan, göçtükten sonra ol pınardan çıkmaz, gürler vesselam.

Demirtaş Bey oğlu Ali Çelebi, Sultan’ın ayette koçisi idi. “Piri, yadigarı bende yara şu, verin” deyu dervişlere hücum edip ellerin alırdı. Demirtaş Oğlu “Sultan pirim” dedüğüne sebep buydu kim gün İslam üzerine kafir geldi.

Beyler ittifak edüp üzerine vardılar, uğraştılar, Demirtaş oğlu, dan ayrıldı, kafır içinde kaldı; “Medet ya Sultan Şucaeddin” dedi. arada Sultan yetişip anı yerinden kaptı. Anı, atı kaçıp giderken atı üzerine kodu.

Mahfil kelam , küfiri feth edüp döndüler.Sultan’ın aşkı Demi oğlu’nun gönlüne düştü. “Çün bu sultanımdan geçtim. Varayım sultanın  nazarında bir nemide girip hizmet ederim” dedi.

Makamına gelincek cemi hazinesini ve kullarını alıp Sultan’ın zarına geldi. İtti; “Sultanım, bir kulunuzu kulluğa kabul eyle. Nazarında bir nemd evlerin” dedi. Nice niyaz eyledi. Sultan, izin verip “Küçüğüm, gedigin beklesen. Ol gedik de kabuldür. Zira pirler,seni anda gözler” dedi. Pes, kendi dileği Sultan nazarında kabul olmaya dönüp yine kendi makamına geldi.

Bir gün otururken fikir eyledi kim, bin koyun çobanıyla bir hemayun altın akça, bir kös, bir kuru eğerli at diledi kim Sultan’ın nazarı götürdü. Gönlünden bu rumuzu tutar, der ki “Eğer bu illettiğim nesleri kabul ederse bizi dahi dünya ve ahiret kabul etmiştir” dedi.

Ol niyazıla Sultan’a geldi. Ol getirdiği atı çekti. Sultan itti; “Alın küçüğüm.” Dahi ardınca olköseyi çekti; “Alın küçüğüm” pirin oğlan­cıkları “hayhaylar” dedi. Ardından nice bin koyun çobanıyla çekti. Anı dahi “alın küçüğüm” dedi. Dahi ardınca ol bir hemayun akçeyi çe­kip Sultan, altını kabul eylemedi. İtti; “El edin küçüğüm, köpek yala­ğına dökün” dedi. Abdallar niyaz eylerdi kim, “inşallah Sultan bu ak­çeyi kabul eyler, yiyevüz” dirlerdi. Hele vamp köpek yalağına döktüler. Köpekler aşı yediler, altın akçe yalakta kaldı. Demirtaş Bey oğlu Ali Çelebi dahi el kavuşturup karşı dururdu kim” bu getirdiğim nesne­leri yoluna kabul eyle” derdi.

Sultan itti; “Görün küçügüm, yalağa döktüğünüz altun akçe nice oldu?” dedi. Vamp gördüler kim aşı köpekler yimiş, altun yalakta kal­mış. Gelip Sultan nazarında anı ittiler. Sultan dahi “ya küçüğüm, it yi­mediğin biz nice yiyelim?” dedi. Pes Sultan, sağ ~yanına nazar itti bir ta­şa. Ol taştan binihaye altan akça kabında döne döne geldi. Sol yanına nazar itti. Yerden bir avuç toprak alıp sıktı. Avucunda altın akçe oldu. İtti; “Küçüğüm, pirlerin alın akçeye takı yoktur” dedi.

Pes, Demirtaş Bey oğlu Ali Çelebi, ziyade niyaz eyledi. Sultan; “Küçüğüm, kabul ittik’ dedi. Aldılar.

Andan sonra Ali Çelebi, kendi makamına geldi. Sultan’a daim ge­lir gider idi. Bir gün geldi, itti; “Devletli Sultanım, nazarınıza birkaç şehirler ve köyler vakıf edeyim. Sultan ‘ın aşkına yisinler” dedi. Nice kim hiya eyledi, kabul eylemedi. İtti; “Küçüğüm, pirlerin kimsenin nesnesine ihtiyacı yoktur” dedi. “Pirler, baş açık, yazın ayak oğlancık­lar doğurup durur. Pirlerin anlar, can oğludur. Pirlerin ocağına onlar uyarur” dedi vesselam.

Yine bir gün Sultan Varlığı itti; “Dost divanında ödül kodular. Yet­miş bin binişan oğlanı yarışa saldılar. Hepsinden pirlerin atı ön geldi. Öndili, pirler aldı” dedi.

“Ol vaktin pirlerin, nasibin arturdular der. Elli yedi bin Rum adal­larının derneği, pirlere verdiler. Nasiplerin pirlerden buyurdular. Nasibiniz pirlerdedir, küçüğüm. Talep eylen. Ayınız, gününüz yetirir, alın hakkınız. Ay gün hakkı için küçüğüm. Pirler, kimsenin hakkın yimezler. Tuşan bu gezeceğin girip pirler aşkına hora geçirir. Dost divani da pirler hakkını yitirmeye” dedi.

Pes ol demde Hünkar Hacı Bektaş abdallarından Yakup Abdaldı derlerdi. Sultan nazarına hizmet kılurdı. Bir nice vakittir durup ileri gel “Sultanım, biz kuluna himmet nazar eyle” dedi.

Sultan Varlığı, ol saat ana nazar eyledi. Ceyhun ve Şuruze olup Sı tan’ın nazarında samah durdu. Sultan dahi itti; “Küçüğüm, varsa Gez Bel’in yatak verdik” dedi. Ol, aradan sabah dura dura gitti.

Gittikten sonra Sultan Varlığı itti; «Varın küçüğüm, Yakup’a son vakitlerden ne vakittir?” dedi. Meğer kim dün içiydi.

Kırkkavak’a ardından yitiştiler. Eğülüp giderken sordular; “De ki vakitlerden ne vakittir?” Yakup Baba, göğe bakıp itti; “Işte gün. yerinde binihan dirir” dedi. Abdallar, geri Sultan’ın nazarına geldil “Neylediniz küçüğüm?” dedi. İttiler; “Kırkkavak’ta (değirmen) ardından yettük. Sorduk, işte güneş öğle yerinde durur dedi” dediler. Sult Varlığı, defi etti; “Küçüğüm, aşık oldur ki gündtizü, gecesi bir ol dedi.

Yakıp Baba dahi gizlendi. Yatak salıp nice oyunlar izhar edüp anda karar itti. Şimdiki Yakup Han’da dahi astanesi işler. Ol iklimin eridir vesselam.

sibiniz pinlendedir, küçüğüm. Talep eylen. Ayınız, gününüz yetirin, alın hakkınız. Ay gün hakkı için külçüğüm. Pirler, kimsenin hakkını yemez­ler. Tuşan bu gezeceğin girip pirler aşkına hora geçinir. Dost divanında pirler hakkını yitirmeye” dedi.

Pes ol demde Hünkür Hacı Bektaş abdallanndan Yakup Abdal der­ledi. Sultan nazarına hizmet kılurdı. Bir nice vakittir durup ileri geldi; “Sultanım, biz kullarına himmet nazar eyle” dedi.

Sultan Varlığı, ol saat ana nazar eyledi. Ceyhun ve Şuruze olup Sul­tan’ın nazarında samah durdu. Sultan dahi itti; “Küçüğüm, var sana Gez Bel’in yatak odasını verdik” dedi. Ol, aradan sabah dura dura gitti.

Gittikten sonra Sultan Varlığı itti;

YORUMLAR (0)
Ad Soyad * Güvenlik *
Diğer Makaleleri
Balkanlarda Bektaşilik

Gülağ ÖZ 10 Nisan 2017 01:01

Balkanlarda Bektaşilik

Balkan coğrafyası Osmanlı açısından nasıl önemliyse bugüne baktığımızda Alevi Bektaşilik açısından önemi ve etkisi görülmektedir.

SEYYİT BATTAL GAZİ

Gülağ ÖZ 22 Mart 2017 00:00

SEYYİT BATTAL GAZİ

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Gülağ ÖZ 07 Ocak 2017 01:01

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Asırlardır dünyamızı aydınlatan,insanımızın usundan çıkmayan Ahmet Yesevi; bugün Anadolu Türkünün içinde yaşayan bir bilge kişidir.

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

Gülağ ÖZ 05 Ocak 2017 00:00

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

DÜŞKÜNLÜK

Gülağ ÖZ 28 Mart 2012 00:00

DÜŞKÜNLÜK

ALEVİ AYDINI OLMAK

Ali YILDIRIM 29 Şubat 2012 00:00

ALEVİ AYDINI OLMAK

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK  ZİYARET  YERLERİ VE OCAKLAR

Gülağ ÖZ 25 Şubat 2012 00:00

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK ZİYARET YERLERİ VE OCAKLAR

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Düğün değil bayram değil...

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Düğün değil bayram değil...

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri