Hüseyin Gazi Derneği ve Vakfı
Hüseyin Gazi binse gelse atına İnan olmaz çarkı felek zatına
Hz. Ali Hacı Bektaş-ı Veli Atatürk
Tekkelerin Yaşamımızdaki Yeri

Bu içerik 01 Aralık 2011 00:00 tarihinde eklendi ve 6.440 kez gösterildi

Makaleler Anasayfa | Gülağ ÖZ | Ali YILDIRIM |

TEKKE VE DERGAHLARIN ANADOLU ALEVİLİĞİNDE İŞLEVLERİ

VE GÜNÜMÜZE YANSIMALARI

Gülağ Öz

Anadolu Aleviliğinin temellerini hazırlayan ve bu günlere gelmesini sağlayan temel kurallar ve bu temeller  üzerinde durmak istiyorum.

Bir kültürün varolup yaşatılması için onu belirleyen ve besleyen mekan ve insan unsurunun var olması gerekmektedir.

13. yüzyılda Anadolu Türkmen nüfusunun büyük bir bölümünü bu gün ki Anadolu Aleviliği diye adlandırdığımız düşünceyi taşıyan insanlar oluşturmaktadır. Bunun nedenlerinin başında Anadolu’ya yapılan Türkmen göçleri ve Anadolu’nun sosyal yapısı gelmektedir. İran Selçuklu devletinin katı Sünni yapısı biraz Şiiliği ve Aleviliği benimseyen halkın biraz da bu devlet yapısıyla uyumsuzluğu gelmektedir. Bu konuda batılı tarihçilerin görüşleri bu düşüncemizi destekler niteliktedir “Büyük Selçuklu, Sünniliği esas alan bir sistem kurmuştur. Alevi-Şii-Türkmen boylarıyla aralarında şiddetli geçimsizlik vardır. Alpaslan bu sorunu Türkmen boylarını Anadolu’ya sürerek çözmüştür.”[1] Ancak bu görüş salt tek neden olamaz. Elbette bunun çeşitli nedenleri de vardır. Ancak konumuz gereği nedenlere fazla inmeyeceğiz.

Anadolu’ya yapılan göçler ve burada var olan değişik uluslardan insanların kültürel birikimleri ve etkileşimleri yeni kültürel varlıkların gelişmesini desteklemiştir. Anadolu’ya göçen bir kültür ve onbinlerce yıldır varlığıyla etkisini sürdüren bir kültürün önemli yaratımları da Anadolu’da yaşayan tüm insanlığa hizmet sunacaktır.

Anadolu Aleviliğinin dayandığı temel kaynaklar ve bu kaynakların ortaya çıkmasında ona temel oluşturan kültür değerlerinin başında tekke zaviyeler gelir. Tarihte Aleviliği barındıran, ortaya çıkmasında, var edilmesinde ev sahipliği yapan bu kurumlardır. Farsça’da barınak kapı anlamında[2] kullanılır ki, Hanhak ve Tekke de eş anlamdadır. Tekkelerin yapısında hanhaklardan yararlanılmıştır. Hanhakın yapısı daha çok din büyüklerinden birisinin gömütünün bulunduğu yere kurulur ki bu da çevresine yapılan kullanım alanlarıyla birlikte tekkeyi meydana getirir. Ve Alevi Bektaşilikte daha çok dergah adı kullanılır. Tekke, hanhak, Asethane, zaviye adlarıyla da aynı mekanlar adlandırılır.

“Selçuklunun kuruluş ve gelişim çağlarında Anadolu baştan başa zaviyelerle donanmıştı. İktisadi hayatın ipuçlarını ellerinde bulunduran ahilerin zaviyeleri ise bu topraklara ayrı bir renk ve ayrı bir canlılık vermişti”[3]

Tekke; Tasavvuf tarikatlarında yaşama,tapınım ve tören evi[4] olarak adlandırılsa da Anadolu tekke geleneğinde bir çok görevlerin tekke de yapıldığını düşünürsek sözlük anlamını daha da genişletmiş oluruz. Dergah ve tekkelerin en büyük şeyh ve velilerinin oturduğu yere hanhak denilmektedir[5] İlk Melamilerde tekke ve zaviyenin bulunmadığını da burada kaydedelim.[6] Zaviye ise daha çok küçük tekke anlamında kullanılır. Ayrıca tapınım için sofuların köşeye çekildikleri yeri de ifade eder.[7] Biz konumuz içinde daha çok tekke ve zaviye adını kullanacağız.

Zamanla kentlerdeki tekkelerin medreselere dönüştükleri görülmüştür. Bazı bölgelerde medrese tarzı eğitim yapılmasına karşın buralar zaviye olarak adlandırılmaktadır. Daha ziyade İran’da bu durum görülmektedir[8] Ancak tarihimizde zaman zaman tekke medrese yakınlığı olmasına karşın bu kurumlar arasında birlik pek görülemez. Çünkü medreselerin hizmet ettiği kitle ile tekkelerin hizmet ettiği kitle farklıdır. Genellikle kent insanına ve saray ve saraylıya yakın kimselere hizmet eden medreselere karşın tekkeler; daha çok halkın mekanı olarak tümüyle yoksul halk kitlelerine hitap etmektedir. Dil ve eğitim bakımından medreselerle, tekkeler uyum sağlamamaktadır. “Tarihimizde tekkelerle medreseler arasındaki tartışmalar hiçbir zaman kapalı kalmamıştır.[9]

Tekkelerin yapılış yerleri genellikle yatır olarak da adlandırılan önemli bir bilginin, dede ya da velinin hakka yürüyüp toprakla bütünleştirildiği gömüdünün yanı başındadır. Bunda amaç mistik kutsal bir havanın verilmesi ve manevi bir gücün elde edilmesidir. Anadolu’da bulunan bütün tekkelerin bulunduğu yerlerde mutlak yatırlar bulunmaktadır. Eğer o tekkenin postnişini ve dervişler hakka yürürlerse onlar da tekke çevresinde sırlandığı bilinmektedir. Bu gün hangi tekke veya dergahı incelenirse mutlak orada kutsal addedilen gömütler bulunmaktadır.

Anadolu Aleviliği daha çok tekke ve zaviye etrafında örgütlenmiştir. Tekke ve zaviyeler Aleviliğin temel kurum ve kurallarının oluşmasında bir okul görevi yapmıştır. Bu kurumu salt eğitim merkezi olarak görmek pek doğru olmamaktadır. Çok yönlü işlevleri olan kurumun tarihine bir göz atacak olursak öncelikle Anadolu’da medreselerin karşısında bir alternatif olduğunu göreceğiz. Dil ve kültür açısından daha da farklılık arzeden bu iki kurum zaman içerisinde bir birlerine yakın ilişki içinde olmaları gerekirken giderek farklılığını da ortaya çıkartmıştır. “Medreseler’de zahiri ilimler-Tekke, zaviye ve hanhaklar’da batını ilimler yapılmaktaydı”[10] 13. Asırda Batıniliği temsil eden iki ayrı kurum olan Mevlevilik ve Bektaşilik temsil ettikleri sınıflar bakımında farklı noktalarda bulunmaları da dikkat çekicidir.” Bektaşilik Sünniliğe ve medrese skolastiğine açıkça cephe almış, bilhassa Türkmenlerle basit halk arasında, perişan halk tabakalarıyla şehirlerdeki işçiler arasında çabucak yayılıyordu”[11]

Tekkelerin kuruluşu da bilinçli olarak seçilmektedir. Açılan arazinin yeri, bölgesi, halkın sosyal durumu da göz önünde bulundurulmaktadır. “Osmanlı devletinin kuruluş aşamasında fethedilen toprakların halkın yerleşimine açmak ve kalıcılığını sağlamak için tekke ve zaviye inşa edilerek sağlanmaktadır.”[12]

Selçuklu döneminde örgütlenmeye dayalı tekke ve zaviyeler Osmanlı Devletinin kuruluş süreçlerinde beyliğin kurucuları daha çok bu kurumlardan destek almışlardır. Bu dönemlerde Anadolu Aleviliğinin temelini oluşturan Kalenderilik, Vefailik, Haydarilik, Yesevilik ve en çok da Ahiliğin örgütlenme sistemi Osmanlı devletinin oluşumuna destek vermiştir. Ahilik kanıma göre daha çok Anadolu yerlilerinin ve yerleşik sisteminin geliştirdiği bir kurum olarak gözükmektedir ve kurum ileride kendisine çok yakın olan Bektaşilikle de birleşerek Anadolu Aleviliğine temellik yapacaktır.

Osmanlı tarih yazarı Jorga 8 Şubat 1524 de şöyle bir kayıt düşmektedir. “Osmanlı Anadolu’sunda ahalinin beşte dördü “Şii”olarak, yani Sünni/Ortodoks anlayışın dışında gösterilmektedir”[13] Anadolu Aleviliğinin ve Anadolu’daki örgütlenme sisteminin ve bu günki gelinen noktanın neden diğer İslam ülkelerine benzemedikleri konusunda ağırlıklı gelen görüş ve bizim de tereddütsüz katıldığımız görüş ise Anadolu yerleşik halkının göçer Türkmenlerle çabucak kaynaşmaları ve kültürlerinin zaman içerisinde karşılıklı benimsenmesidir.” Osmanlılaştırılmış Bizanslar, devşirmeler, İslamiyeti kabul etmiş esirler faraziyesine müracaat etmeye lüzum kalmadan”[14] Osmanlı sistemini oluşturan unsurların nasıl meydana geldiğini ve bu halkın yapısını kolayca anlamamıza yardım etmektedir.

Ö.Lütfü Barkan daha da ileri giderek Anadolu’da oluşan tekke ve zaviye sisteminin nasıl temellendiği konusunda şu görüşleri net biçimde ortaya koymaktadır. “Bunların her birinin Türk ve İslam dünyasının her tarafında şubeleri olan ve bu günkü komünist yahut farmason teşkilatına benzeyen tarikatlar olduğunu görürüz”[15] Bu tetkiklerden Anadolu Aleviliğinin oluşum süreçlerinin ve bu günkü farklılıklarının nasıl olduğu konusunda epeyce ip uçları verilmektedir.

Anadolu tekke ve Alevi kurumlarının oluşumunu Anadolu’ya tümüyle bağlama gibi bir savımız yoktur. Ancak bu güne kadar özellikle yerli halkın payı göz ardı edilmektedir. Tabi ki Horasan tasavvufunun bu oluşuma büyük katkıları olmuştur. Özellikle Melamiliğin burada rolü oldukça fazladır.

14. Yüzyılın gezginlerinden İbn Batuta döneminin olaylarını günü gününe kaydetmiş bir gezgindir. Her ne kadar bazı olayları çarpıtarak vermiş, bazılarını da görmezlikten gelmiş olsa da 13. yüz yıl fikir hayatı konusunda hayli ip uçları vermektedir. İbn Batuta’ya göre Ahiler kendi soylarını “Emirü’l mü’mün ifadesiyle doğrudan doğruya Hz.Ali’ye[16] dayandırmaktadırlar. Bu anlamda Anadolu’da 14.yüzyılda gelmeye başlayan değişik Sünni tarikatlardan çok farklı olarak Alevi kurumlarından olduğunu kabul etmektedir.

Genellikle Selçuklu döneminde ortaya çıkan tekkeler başında bulunan şeyhin,dedenin ya da aşiret reisi kişiler, yerleştikleri yöreye veya köylere kendi adlarını vermektedirler. Ayrıca ölümünün ardından bu yerleşim yerinde bulunan arazi içine bir tekke yapılmaktadır. Artık sonraki dönemlerde burası işlek bir tekke olarak ortaya çıkmaktadır. Burada yetişen dervişler zaman zaman padişahla birlikte harbe gidip savaş ganimetlerinin bir bölümünü bu tekkede kullanmakta ve yönetim üzerinde nüfusunu da artırmaktadır.” Siyasi nüfuslarını padişah üzerinde kullanan, zaviyelerinde padişahları kabul eden ve onlara nasihat veren şeyhler bizim alakamızı celp etmek için bir çok vasıflara haizdirler”[17]

Aleviliğin ne olduğu konusunda bir fikir yürütmek için, öncelikle Alevilerin yaşayış biçimlerine bakmanın daha doğru olacağını söyleyebiliriz. Çünkü yaşam kişinin kültür ve inancını birlikte taşır. Alevi kültürünün, felsefesinin, sanatının, inancının da tarihsel bir alt yapısı, oluşumunun temelleri vardır. Bu günkü yaşayan Aleviliğe baktığımız zaman tarihi, zaman süzgeci içerisinde gerilere kadar götürebilir, bu günle bir bağ kurabiliriz. Çünkü bugünümüz salt bir inancın ve yaşayışın günlük zamanını veremez.

 

Anadolu Aleviliğinin karşılaştırmalı bir benzerliğini araştırdığımızda dünyanın hiçbir yerinde benzerinin olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Yüz yıllardır yan yana bazen de iç içe yaşadığımız komşu İran’daki yaşayan Şiilikle de bir benzerlik kurabilmek mümkün değildir.

Anadolu Aleviliğinin temelinde üç önemli isim üzerinde durmakta yarar vardır ki Anadolu’daki kol bunlardan gelmektedir. Birincisi Hallacı Mansur etkileri, ikincisi Yesevi, üçüncüsü de Ebul Vefa etkisidir ki Anadolu Aleviliğinin yapısında yadsınamamaktadır.

Vefailik tarikatından gösterilen Baba İlyas Horasani[18] Dede Kargın’ın baş halifesidir. Baba İlyas’ı mürşidi Rum ilini irşada gönderdi. Baba İlyas ve Dede Kargın’ın Vefailiğe bağlı olduğu bir çok kayıtta geçmektedir.[19]

Tekke ve Dergah yaşamı Aleviliğin oluşumunda, yerleşip yaşatılmasında büyük rol oynamıştır. Tekkeler daha çok büyük kentlerden uzak kırsal kesimlerde halkın yaşadığı alanlarda kurulmuştur. Baba İlyas’ın Amasya Çit Köyü’nde, Baba İshak’ın Adıyaman bölgesinde, Dede Kargın’ın Maraş-Elbistan bölgesinde, Hıdır Abdal’ın Erzincan Ocak Köyü’nde, Keçeci Baba’nın Tokat Almus bölgesinde olduğu gibi.” Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yapılan tekkeler birer yatılı okul konumundadır. Özünü tasavvuf düşüncesinden alan, tanrı-insan bütünleşmesine dayanan bu öğretide ‘Ne ararsan kendinde ara’ şiarının yaşama geçirilme düşüncesi yatmaktadır. Ayrıca İslamın katı kurallarından sıyrılıp, insanın özüne dayalı, gösteriş ve şekillerle ilgilenmeyen, insanı da putlaştırmayan, yeri geldiğinde tanrıyı da sorgulayan insan sevgisine dayalı bir felsefe öğretisi bu tekkelerin özünü oluşturmaktaydı”[20]

Tekkelerin ne derece çokluğunu bilebilmemiz için bu gün ki bilgilerimize başvurmamız gerekmektedir.[21] Salt kalıntıları bulunan tekke, zaviye ve yatır sayısı dört binin üzerindedir. Bu da gösteriyor ki kültür yaşamımızı etkileme bakımından tekkelerin büyük önemi vardır.

Tekkelerin oluşumunu sağlayan öncüler dünyanın neresinden gelirse gelsin,ırkı cinsi ne olursa olsun Anadolu Türkiyesi’nde, özellikle 13.yy da Ö.Lütfü Barkan’ın deyimiyle dünyanın her tarafından gelmiş her türlü fikir, her cins insan ve malzeme kuvveti onun zamanın cihanşümul bir Türk ve İslam dünyası imparatorluğu olarak kurulmasına hizmet ediyordu”[22]

Anadolu tekke ve dergahlarını oluşturan ve Arap Fars kültür ötesi bir yol izleyen ve özünde Horasan Melamiliğine dayalı tarikatların heteredoks bir din anlayışında olduğunu çeşitli yazılarında tekrarlayan Köprülü bu tarikatların hepsinin alevi tarikatları olduğunu söylemektedir. “Babalar kıyamının amilleri olan Türkmen babaları şüphesiz bir birlerine çok hulul etmiş olan bu müfrit Alevi zümrelerine mensup ve eski Türk Şamanlarına benzeyen Türk dervişleriydi.”[23]

Bu Türk dervişlerinin 13. yy Anadolusu’nda yaratmış oldukları ve adına Tekke Edebiyatı denilen bir edebi kültür çığırının açılmasına ve bu günlere kadar gelişerek bu gün de Türk halk edebiyatının temelini oluşturan bir çığır ortaya çıkmıştır. Bu edebi çığırın Anadolu insanının yok olmasını, varlığı ve dirliğiyle gelişmesini sonuçta da ümmetçi bir toplum yaratma zorunluluğunun önünü de keserek ulusal bir devletin doğmasını sağlamıştır.

Osmanlı döneminde halk ozanları yetiştiren ocaklar sönmedi,daha çok gelişti.Bu ocakların başında Bektaşi Alevi tekkeleri gelir.Bu tekkelerde saz ve söz dinsel bir kavram kazandı.Gençler buralarda tarikat kuralları ve eğitimi içinde yetiştirilirken,bir yandan da sanat eğitimi görürlerdi.Bu dinsel nitelik taşıyan eğitim sayesinde tekke edebiyatı çok gelişti.İçlerinde çok sanatçılar yetişti.[24]

13.yüz yıl gerçekten de bilinen Anadolu tarihinin, yani Selçuklu ve Osmanlı tarih yaşamının en aydın, kültürel anlamda en zengin bir dönemini yaşadığını söyleyebiliriz. “Tarikatların kurulup gelişmesi, Tekke Edebiyatı’nın da gelişmesini sağlamıştır. Tekkeler kalabalık halk topluluklarına hitap eden müesseseler olduğu için, buralarda yetişen şairler, Türk halkına en sade ve güzel bir Türk diliyle seslenmeğe, şiirlerini ve ilahilerini, bu dille söylemeye başlamışlardır. Böylelikle Anadolu tarikat şairleri eliyle, zengin bir Türkçe ve bu Türkçe ile de kuvvetli bir tasavvuf Edebiyatı kurulmuştur”[25] Yunus Emre’nin başlattığı bu çığır, bu yol hiç kuşku yok ki Alevi tekke yapısında  beslenmiş, gelişmiş ve kendini ifade etmiştir. Hacı Bektaş önderliğinde Anadolu tekkelerinin yapısı en güzel örgütlü biçimde öğrencilerini yetiştirmiş ve Anadolu’ya aynı akımı aynı zamanda aktarma yolunu bulmuştur. Hacı Bektaş-Taptuk Emre ve Yunus Emre üçlüsünün bu ekolde öncülüğü yadsınamaz. İleriki dönemlere ulaşan bu yapı Aşık Paşaları, Sait Emreleri ve Kaygusuz Abdalları var etmiştir. Yunus’da biçimlenen bu çığırın felsefesi Yunus’un şiirlerinde temeline oturmuş ve Kaygusuz Abdal’la da felsefenin doruğuna çıkmıştır. Baba İlyas’ın torunu Aşık Paşa şiirde dilin önemine vurgu yaparak tassavvuf tekke okulunun gücünü ortaya koyması bakımından büyük önem taşımaktadır.

Tekke yaratımlarının salt şiirle sınırlandırılması bu yapıya biraz haksızlık olmaktadır. 13. yüz yıl ve sonrası çok şeylerin ortaya konulduğunu ve bu yapının yaratımlarının Osmanlı ümmet geleneğinde Şeyhülislamlar eliyle bir bir ortadan kaldırılmış olabileceğini bazı ip uçlarından tespit etmekteyiz. Çünkü 16. asır Osmanlı yapısı Yunus ve Bedrettin’i yargılamaktan da geri kalmamışlardır. O tür eserlere ve birikimlere yer vermemek, ortada bırakmak biraz güç olsa gerek.

Hacı Bektaş gibi 13. yüzyılın bilge kişilerinden geriye bir şeylerin olmaması ve bu dönemin hala günümüzde de karanlık olması kuşkumuzu artırmaktadır. Hatta Hacı Bektaş felsefesiyle bağdaşmayan ve yarı Alevi unsurlarla süslenmiş ve Sünni kuralları dayatan Makalat adlı eserin hiçbir kanıt yokken[26] Hacı Bektaş’a mal etmeleri ve 16. asır başlarında kaleme alınan Velayetname’yi Hacı Bektaş adlı eser 13. yy tekke geleneğini tümüyle yansıtmaktadır. Buna benzer velayet nameler günümüz de yayımlanmış olup hatta ortaya çıktıkça da Türkçe olarak yayımlanması sürmektedir. Yayımlanan velayet namelerin başında Hacı Bektaş, Abdal Musa, Kızıldeli, Otman Baba, Süceaddin Veli Baba, Koyun Baba gibi eserler de 13.yüzyıl kültürünün ve Alevi-Bektaşi tekke geleneğinin eserleridir. Fatih Sultan Mehmet’in oğullarından Cem Sultan tarafından derletilerek yazdırılan Saltukname ise yer yer Sünni geleneklere uydurulmuş olsa da yine Alevi-Bektaşi tekke geleneğinin bir eseridir. Elvan Çelebi tarafından bu eserlerden daha önce yazılmış Babailer tarihi menakıpnamesi de bu dönemin en önde gelen eserleridir. Yunus Divanı, Aşık Paşa’nın Garipname’si döneminin en önemli eserleridir.

Velayet namelerin dışında Buyruklar 13. yüzyıldan sonra ortaya çıkmış tekke eserleridir. Tekke geleneğinde var edilen kırklar söylencesi, Rıza kenti gibi menkıbeler bir toplumun dirlik ve düzeni için en önemli eserler olarak karşımıza gelmiştir.

Tekke yaratımlarının başında dedelik kurumu gelmektedir. Dedelerin 12 İmamlardan birisinin soyuna dayandırmak en büyük bir gelenek olmuştur. Genellikle 7. veya 8. İmam bu geleneğin başından gelmektedir. Bu gelenek yine tekke-dergah yapılanmasına en önemli bir mevki yaratmaktadır. Bu mevki Alevi-Bektaşi geleneğinin saygınlığının en büyüğünü oluşturmaktadır. Bu saygı daha çok kişinin kendi yapısından çok, taşıdığı ocak kimliği nedeniyledir. Anadolu Aleviliğinin temel kurumlarının başında dedelik kurumu gelmektedir. Cem törenleri bu geleneğin yaşatıldığı yasama, yürütme ve yargı sisteminin biçimlendiği ana kurumlar olarak burada ortaya çıkmış olup, bir toplumun yaşayabilmesi, dayanışma içinde olması, üretim ve tüketim ilişkilerinin de toplumun önüne eşit bir biçimde konulduğu bir sistem de cem törenlerinde ortaya çıkmıştır. Cem  Alevi toplumunun hem inanç hem de toplumsal ilişkilerinin yaşandığı bir yer olarak varlığını günümüze kadar taşınmıştır. Anadolu Aleviliğinin temel kurumlarının en önemlilerinden birisi de yol kardeşliği (musahiplik) olarak bu günlere kadar örnek bir yapı olarak gelmiştir.

Her şeyden önce tekkeler bir örgütlenme sistemidir. Devlet örgütünün dışında yarı resmi, zaman zaman devletten de destek gören, çeşitli arazi ve vakfiyeleri olan kurumlardır. Amacının başında kendi tasavvuf düşüncesini yayıp, yaşatmak, özellikle alevi-Bektaşi tekkelerinde dil ve kültür yapılandırılmasının büyük önemi vardır. Temsil ettiği kitleye karşı her türlü sorumluluğun üstlenilmesi, hasta ve çaresiz kalan kimselerin dertlerinden uzaklaştırılması için çareler bulması, insanları üretim ve tüketim ilişkileriyle birlikte dini bir eğitim vermek de en önemli amaçlarından birisidir.

Alevi Bektaşi düşüncesi temelinde kurumlaşan tekkeler genellikle 13, 14 ve 15. yüz yıllarda devletten önemli ölçüde destek görmüş olup, 16. yüzyıldan sonra bu destek yer yer yapılmasına karşın tümüyle kesilmiştir.

Gördükleri işlevler bakımından daha çok toplumun ortak müesseselerinin başında tekkeler sayılmaktadır. Bunlar genel özelliklerinin dışında çok farklı hizmetleri de yerine getirmektedirler.

Ticari ve başka amaçla gelen geçen yolcuların ağırlanıp, dinlenmeleri açısından bir bakıma kervan saray görevi yapmaktalar.

Sanat alanında en güzel sanat eserlerinin bu kurumlarda ortaya çıkması Güzel sanatlara özendirilir ve teşvik edilir. Şiir ve müzik tekkelerin en vazgeçilmez işlerindendir.Bu nedenle de yüz yıllar boyu en büyük ozanların yetişmesi bu kurumlardan çıkmıştır. Bu gün konuşulan öz Türkçe’nin geliştirilip yaşatılması bu alanda olmuştur. Özellikle medreselerde Arapça ve Farsça görmüş aydın kimlikli kişilerin de burada değerlendirilip, zamanın en önemli eserlerinin Türkçe’ye kazandırılması bu kurum tarafından yapılmıştır. Çeşitli eserlerin Türk dilinde söylenmesi, Türk Halk müziğinin geliştirilmesi de bu dönemle iç içedir.

İslam aleminde resmin yasak olmasına karşın burada harflerle resim yapma sanatı oldukça gelişmiştir. Hurufiliğin yasaklandığı Fatih döneminde Hurufi tarikatına mensup sanat erbabı Bektaşiliğin içine sızarak sanatlarını yine burada icra etmişlerdir. Alevi-Bektaşi şiirinin geliştiği en büyük mekan tekkelerdir.

Tekkeler sadece gönül dünyasının hastalıklarının iyileştirilmesi değil, bütün umutsuz hastalıkların birer umut merkezi ve bu gün ki hasta hanelerin görevleri daha çok kırsal kesimler için tekkeler büyük bir mekandır. Bazı tekkeler doğrudan doğruya birer şife hane olarak görev yapmaktadırlar. Bunların  bazıları bu gün bile yaptıkları görevlerle anılmaktadırlar. Sarılık ocağı, yel ocağı, yan yatır ocağı vb.

Tekkelerin başında bulunan dede, baba ya da postnişin en yüksek derece de kendisi eğitmiş, her bakımdan bilgi sahibi olmak durumundadır. Bazıları ise medrese eğitimi de almaktadır. Ve dolayısıyla tekke ve çevresinde iyi bir eğitim yapılmaktadır. “Tekkeler cemiyete farklı bir insan tipi sunmuştur. Bu tipin temel özellikleri, tevazu, fahrilik, maddeye düşkün olmama, cömertlik ve müsamaha gibi huy ve alışkanlıklardır”[27]

Tekkelerde spor faaliyetleri de yürütülmekte[28] olup bu dalın her çeşidi yapılmaktadır. Okçular tekkesi buna en büyük kanıt olarak karşımıza çıkmaktadır.

İskan konusunda tekkelere her dönem büyük görevler düşmekte olup, yeni göçlerin yerleştirilmesinde yer seçiminde mutlak devletin yardımcısıdır. Bazen bu işi devlet dışında da yapmaktadır.

Emniyet bakımında tekkelerin büyük görevleri vardır. Özellikle Rumeli ve Balkanlarda tekkelerin sınır korumacılığında ve gayrı Müslimlerin kazanılmasında faaliyetleri unutulmamalıdır.

Dergahların başında dede ya da pir denilen bir öncü bulunmaktadır. Bu öncü Bektaşilikte postnişin diye de adlandırılmaktadır.

Tekkeler ya da zaviyelerde temel yapıları içinde öncelikle postnişinin oturacağı bir yerin olması, toplantıların yapılıp, günlük işlerin belirlendiği, belirli edep erkan kuralları içinde tartışıldığı pir evi, halkla birlikte inanç ve sosyal sorunların çözümlendiği cem evi, aş evi, kiler evi, ahırlar, derviş ve bakıcı evleri, gibi mekanlar bir tekkede bulunması gerekli yerlerdir.

Tekkelerde postnişin ailesiyle oturduğu ev de bu alanda bulunmaktadır. Alevi Bektaşi tekkelerinin bulunduğu yerde mutlak meydan evi diye de adlandırılan cem evi bulunmaktadır ki,burası dedelerin, baba ve dervişlerin birer ders alanıdır. Burada daha çok günlük tartışmalar yapılmakta, sorunlar çözümlenmekte, dervişler yol ve erkana alınmakta, onlara yolun kuralları öğretilmektedir. Eşik girişinden başlayarak pirin postuna kadar olan yere gelme konusunda bütün kurallar, edep-erkan burada verilmektedir. Buraya girmeden önce ilk girenler için şu ilke mutlaka benimsetilmektedir. Gelme gelme, dönme dönme, gelenin malı, dönenin canı, bu yol öyle bir yoldur ki demirden leblebi, yiyemezsin. Ateşten gömlektir, giyemezsin.

Alevi Bektaşi kültürünün temel kurumlarının oluştuğu,belirlendiği kurumlar hep meydan evinde tartışarak, görüşerek belirlenmektedir.

Tekkelerin başında bulunan en büyük kişi, kimi yerlerde dede, baba, kimi yerlerde şeyh, şıh ve genel anlamda da postnişin olarak adlandırılan kişiler bulunmaktadır. Biz bu yazımızda bu genel anlamı kullanarak postnişin sözcüğünü kullanmaktayız.

Postnişinler Alevi-Bektaşi geleneğinde en önemli konumdadır. Ve çevresindeki insanların en bilgini en yetişmişi olan kişidir. Yine Alevi-Bektaşi inancına göre kamil insandır. Kamil insan olmanın çok yönlü özellikleri vardır. Kendini aşmış, toplumun çok önünde, dünyalık, işlerden kendisini arındırmış yaptığı her iş, her hareket toplum içindir. O edepte kamil kişi hata yapamaz, toplumunun gözünde yüceliğe ermiş, en yüce kişidir. Bir bakıma evliyalaşmıştır.

Dedelik ve Babalık kurumlarının kutsallığını yüceliğini temsil eder ki, bu da Alevi-Bektaşi temel kurumlarının başında bu kişi yer alır ve dolayısıyla bu kurumun önemini ortaya koyar. O nedenle de bu kurumun başına her kişi geçemez. Bir kere çok iyi bir eğitim görmüş olması ön koşuldur. Eğitimini yine yetiştiği tekke okul geleneği içinde alır. Dedelerin altındaki kişiler dervişlikten, babalıktan yetişe gelmektedirler. Örneğin Hacı Bektaş Dergahında babalar bir çok aşamalardan geçerek postnişinliğe yükselmektedir. Her görevin başında bir baba bulunmaktadır. Aşevi babası, Kiler evi babası, bağ evi babası, at ahır işlerine, temizlik işlerine bakan babalar gibi en zor aşamalardan geçerek yükselmektedirler.

Baba ve Dede geleneğini bu gün ki üniversite öğretim sistemiyle kıyaslarsak, derviş, baba, halife baba. Bunların karşılığı, asistan, doçent, profesör. Döneminin tekke eğitim sisteminin bilinmesi bakımından çok önemlilik arz etmektedir.[29]

Dede veya Baba bir altındaki kişiyi geleceğe hazırlamak için büyük umar harcamaktadır. Bu kişiler aynı zamanda eğitim görevi veren öğretmenlerdir. Buralarda yetiştirilen derviş ya da ocaktan gelme kişiler belirli bir aşamadan geçirildikten sonra kendilerine verilen bölgelerde dede olarak görevlendirilmektedir.

Her ocaktan gelme kişinin dede olma şansı yoktur. O aileden en yetkin, en becerikli, en dürüst ve toplumca benimsenebilecek kişi seçilerek bir önceki dede tarafından yetiştirilmektedir. Dedelerin eğitilmesi küçük yaşlarda başlar. Önce ev çevresinde daha sonra da cem törenleri bunun için en önemli eğitim alanıdır.

Anadolu inancı, dili ve kültürü Bektaşi tekkeleri ve Alevi ocaklarında oluşmuştur. Bu kurumlar kendi alanı ile Arap kültürünün asimilasyonuna karşı bir set çekilmiş olup, inancın ve kültürün ve umudun burada aranması gerektiği üzerinde büyük bir felsefe oluşturularak insanı öne çeken felsefenin yaratılması da bu alanda temellenmiştir. “Benim kabem insandır, Ne ararsan kendinde ara, Mekke’de Hacda, Yemende değil”diyen Hacı Bektaş Veli ile yine;

“Ey hacca gidenler nereye böyle

Tez gelin çöllerden geriye

Aradığınız sevgili burada

Duvar bitişik komşunuz

 

Eğer gördüyseniz suretsiz suretini

Hacı da siz kabe de ev sahibi de[30] Diyen Mevlana asıl temelin Anadolu toprağında, insanın kendisinde aranması gerektiğini hiçbir tartışmaya meydan vermeyecek şekilde yerli yerine oturtup, örnek olmuşlardır. O nedenle de Yunus Emreler, Kaygusuz, Pir Sultanlar bu temelde yetişmiştir.

BUGÜN

Cumhuriyetle birlikte tekke ve dergahların işlevleri de bir süreden sonra noktalanıyordu. Bu noktalanma işlemleri 1925 yılında 677 sayılı yasayla ülkedeki bütün tekke-dergah kapatılmıştı. Bunların içerisinde Hacı Bektaş tekkesi de başta olmak üzere bütün Alevi-Bektaşi tekkeleri ve dergahları da bunun içerisindeydi. Dergahların kapatılması sırasında  İstanbul tekkelerinin sayısı şöyledir[31]

Kadiri Tekkesi                65 Adet

Nakşibendi tekkesi         95   “

Rufai Tekkesi                 40   “

Halfeti Tekkesi              69   &ldquo

YORUMLAR (0)
Ad Soyad * Güvenlik *
Diğer Makaleleri
Balkanlarda Bektaşilik

Gülağ ÖZ 10 Nisan 2017 01:01

Balkanlarda Bektaşilik

Balkan coğrafyası Osmanlı açısından nasıl önemliyse bugüne baktığımızda Alevi Bektaşilik açısından önemi ve etkisi görülmektedir.

SEYYİT BATTAL GAZİ

Gülağ ÖZ 22 Mart 2017 00:00

SEYYİT BATTAL GAZİ

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Gülağ ÖZ 07 Ocak 2017 01:01

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Asırlardır dünyamızı aydınlatan,insanımızın usundan çıkmayan Ahmet Yesevi; bugün Anadolu Türkünün içinde yaşayan bir bilge kişidir.

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

Gülağ ÖZ 05 Ocak 2017 00:00

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

DÜŞKÜNLÜK

Gülağ ÖZ 28 Mart 2012 00:00

DÜŞKÜNLÜK

ALEVİ AYDINI OLMAK

Ali YILDIRIM 29 Şubat 2012 00:00

ALEVİ AYDINI OLMAK

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK  ZİYARET  YERLERİ VE OCAKLAR

Gülağ ÖZ 25 Şubat 2012 00:00

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK ZİYARET YERLERİ VE OCAKLAR

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Düğün değil bayram değil...

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Düğün değil bayram değil...

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri