Hüseyin Gazi Derneği ve Vakfı
Hüseyin Gazi binse gelse atına İnan olmaz çarkı felek zatına
Hz. Ali Hacı Bektaş-ı Veli Atatürk
Anadolu'da Filizlenen Çınar: Şeyh Bedrettin

Bu içerik 01 Aralık 2011 00:00 tarihinde eklendi ve 3.317 kez gösterildi

Makaleler Anasayfa | Gülağ ÖZ | Ali YILDIRIM |

ANADOLU'DA FİLİZLENEN ÇINAR: ŞEYH BEDRETTİN

Gülağ Öz

Osmanlı devletinde ilk örgütlü ve sınıfsal karakterli halk başkaldırısı şüp­hesiz ki Bedrettin hareketidir. Osmanlı devletinin merkezi feodal yapıda hızla tırmanışa kalktığı bir zamana denk gelir. Osmanlı merkezi aristokrasinin olu­şumuyla birlikte, Anadolu kentlerinde de buna paralel olarak yeşeren, feodal beylerin gücü, artık hoşgörü ortamıyla kurulan Osmanlı yapısını da zorlamak­taydı. Feodallerin merkezi yönetime hakim olmaları, hızla devlet yapısını halk­tan uzaklaştırarak merkeze doğru çekmeleri, halk üzerinde dinsel, siyasal ve ekonomik baskılan da beraberinde getirdi.

Sünni ideoloji, Arap kültürünün etkisini taşıyarak medreselerde ağırlıklı bir biçimde kendisini hissettirmekteydi. Halk bünyesine yabancı gelen Arap-Acem kültürü karşısında, kendi kültürünü de korumak durumundaydı.

Bedrettin'in sorunu neydi?

"Öyle ki, çağının çok ilerisindeki bir büyük düşünce ve toplum önderi boy gösterip ayaklanmış, inanç ve uygulamalarındaki tüm yanlışlıklara değinmiş, "huruç etmiş" ve eyleminin bedelini kellesiyle ödemiştir. Bu önder Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin'di."1

Bedrettin bir düşün ve eylem adamı olarak, ne Alevi kökenlidir ne de Sünni ideolojinin savunucusudur. Sünni kökenli olmasına karşın, bu bağı hiç bir zaman sürdürmemiştir. Bedrettin’in düşüncelerine ters gelen bu ideoloji, onu, kendi toplumsal düşüncelerinin yakınında bulunan Alevi ideolojiye doğru yak­laştırmıştı.

Bedrettin küçük yaşlardan beri kendisini bilime ve öğrenmeye vermiş, öy­le ki kısa sürede İslam bilimlerini okuyarak, en büyük din bilginlerini alt ede­cek duruma gelmiştir.

Bedrettin her ne kadar dini bilimler okumuş olsa da, kendisi daha çok top­lumun ekonomik ve sosyal yönüyle ilgilenmiştir. Öbür dünya yerine bu dünyaya yönelmiştir.

her şeyin insanda bulunduğunu, doğa ile insanın iç içeliğini bildirirken, emeğin doğayla ilişkilerini, üretim-tüketim sorunlarıyla da yakından ilgilenmiştir.  "tanrı malı padişah malı" düşüncesine de karşı çıkmış, bunu

“tanrı malı toplum malı" biçiminde açıklamıştır. "Yarın yanağından gayrı her  şey ortak " tezini geliştirmiştir.

Bedrettin, köken olarak seçkin bir aileden gelmektedir. Üstelik vezirlik katına kadar yükselmesi de, onu düşüncelerinden geri çekememiştir. Alt tabakanın, köylünün ve çiftçinin kurtuluşu uğruna kellesini vermekten de kaçınmamıştır.

 

Bedrettin'in düşüncelerinin temeli Babailer eylemine dayanmaktadır. Babailer eylemini kaldığı yerden alıp, teoride ve pratikte birleştirerek, tüm topluma  sunmuştur. Bedrettin'de eylemsel düşüncenin özü; milliyet ve din bazından uzak olmasıdır. Hiç bir din ve milliyet onun düşüncelerinde taraf olamaz. Ancak tüm halkın, alt tabakanın sorunu onun sorunudur.

Yönetim ve feodal beylerden uzak olan Bedrettin'in dayandığı temel; baskı  ve şiddete boyun eğmeyen, zorla Sünnileştirilmek istenen ve bunu da bir tepkiyle ret  eden halktı. Bunlar çeşitli Alevi gruplarına bağlı Rafızilik, Bektaşilik-Haydarilik, İsmaillilik, Kalenderilik, Ahilik ve merkezi feodal otoriteye karşı guruplardı. Ayrıca gayrımüslümler de bulunmaktaydı.

 Bu gruplar hiç bir zaman İslam’ın katı kuralları içine sığmamış, halife ve sultanın  oluşturmak istedikleri Arap Sünni kalıplara sıkıştırılmaktan hoşlanmayan, özgür  düşünceden yana olan kimselerdi.

Bedrettin, bu özgür düşünce bazından hareketle, inançlara, inançlarıyla birlikte eylemsel birleştiricilikte de ön ayak olmuştu. Bedrettin'in birleştirici fikirleri Anadolu'da yaşayan Müslüman kökenli guruplardan yana olmayıp,  Hıristiyan ve Musevi kökenli halk da benimsemiş ve destek vermiştir.

Yıldırım  Beyazıt ile Timur'un karşı karşıya geldikleri Ankara savaşı sonrası ortaya  çıkan paylaşım, Yıldırım'ın oğulları arasındaki yönetim kavgasıyla birlikte sınıfların da çekişmesi ve kazanım kavgasıydı. Çelebi Mehmet'in temsil ettiği sınıf, feodal beyler ve aristokrasi olurken, Musa Çelebi daha çok hocası Bedrettin'in fikirlerinin etkisindeydi. Bu da topraksız köylüler, üretenler ve yoksul halk kesimin taleplerini içeriyordu. Üç yıl gibi bir  süre hükümdarlık yapmış olan Musa Çelebi, Edirne tahtında otururken,  Mehmet Çelebi, Bursa'dan hükümdarlık yapıyordu. Musa Çelebi, kendisine  vezirlik yapmak üzere Hocası Bedrettin'i seçmişti. Kazasker olarak görev yapan Bedrettin'in yanında Börklüce Mustafa, Bedrettin'in kethüdasıydı. Mu­sa Çelebi'nin, Bedrettin'i kendisine yardımcı seçmesi rastlantı değildi. Hocası­nın etkisinde kalan Musa Çelebi, bütün halk kesimlerine dayalı bir yönetim modeli oluşturmak istiyordu. Bunu üç yıllık uygulama sürecinde göstermişti. Ne yazık ki, kardeşi Mehmet Çelebi'ye yenik düşerek öldürülmesi, belki de bir tarih akışının yönünü tersine çevirmişti.

 

Peki bu düşün ve eylem adımı Bedrettin kim?   

 

61 yıllık dünya yaşamı olan Bedrettin üzerine, kaynaklar sağlıklı bilgi ver­mekten yoksundur. Kimi kaynaklar onu Selçuklu sultanlarına bağlamaktadır. Şakaiki Numaniye, Varidat ve Lugat-i Tarihiye ve Coğrafya adlı yapıtlar Bed­rettin'i Selçuklu hanedanlığıyla ilişkilerini ve kan bağını ileri sürmektedir. Bedrettin'in torunlarından Hafız Halil'in verdiği bilgiler ve yazdığı Menakib-ı Şeyh Bedrettin adlı eserinde, Şeyh'in, şimdiki Yunanistan sınırları içerisinde bulunan Samona (Simavna) kalesinde doğduğunu belirtirken, doğum tarihi ko­nusunda bilgi vermemektedir. Babası Simavna Kadısı olan İsrail adlı birisidir.

İyi bir eğitim gören Bedrettin, ilk öğrenimini memleketinde ve Konya'da görmüş olup, Kahire'de Seyyid Şarif Curcani ile birlikte, müderris Mubarak Şah-ı Mantiki'nin felsefe ve ilahiyat derslerine devam etti. Ahlatlı Şeyh Seyyid Hüseyin'in derslerine katıldı. Bedrettin, Şeyhin'in görüşlerine uyarak Tebriz'e gitti. Timur'un ulema arasında yaptırdığı tartışmalara katılarak adının süratle yayılmasını sağladı.

Şeyh Bedrettin, Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayazıt döneminde çok iyi bir eğitim görmüş, döneminin en büyük hocalarından ders almıştır. Sünni kö­kenli bir aileden gelen Bedrettin, daha çok fıkıh, kelam dalında eğitim yapar­ken, astoromi, matematik, alanında kendisini yetiştirdi. Mevlana Yusuf’dan fıkıh öğrenirken, Konya'da Mevlana Feyzullah'tan mantik ve astronomi dersleri aldı. 1381'de Şam'a, ardından da Kudüs'e geçti. Kudüs'de Mescud-i Aksa'da İbnül Askalani'den hadis okudu. Berkuk'un saltanatı döneminde Kahire'ye geçti. Bir yemek sohbetinin sabaha kadar sürmesi sonucu, Bedrettin'den etki­lenen Mübarek Şah, Onu Seyyit Şerife örnek göstermiştir. Bedrettin, bu arada felsefe ve akli ilimler dalında eğitim gördü. Mübarek Şah 1383 yılında hacca giderken Bedrettin'i de yanına alarak Mekke'ye gitmiştir. Bedrettin bu sıralar­da Ebu Zeyil'den de ders aldı. Ardından tekrar Kahire'ye döndü. Mısır'ın önem­li bilim adamlarıyla tartışma imkanını buldu. 1403 yılında Tebriz'e geçti. Burada bilim adamlarıyla yaptığı tartışmalarda Timur'un takdirini kazandı. Hüse­yin Ahlatlı, Bedrettin'i her alanda destekleyerek, ona çağının ileri gelen alimleriyle tanışma ve tartışma fırsatı vererek, dünyaca tanınmasını sağladı.

Bedrettin'in ünü Asya'dan Avrupa'ya kadar yayılıyordu. Şeyhi Ahlatı Hü­seyin ölünce, Kahire'de onun yerine Şeyhlik makamına geçti. Kahire'de onu çekemeyen bilginlerle fazla uğraşmamak için Konya'ya döndü.

Konyalılar, Şeyhin gelmesine çok sevindiler. Bir süre burada kalan Şeyh, artık bir yerlerde kalmak niyetinde değildi. O, bilgisini ve tecrübesini bütün Anadolu'ya taşımak istiyordu. Konyalıların tüm isteklerine karşın Tire'ye geç­ti. Burada Börklüceli Mustafa'yla tanıştı. Sakız adasında bulunan Hıristiyan yöneticinin teklifi üzerine Sakız'a geçerek, orada bulunan halkın sevgisini ka­zandı. Sakız'dan dönerken Kütahya'da Torlak Kemal ile tanıştı.

Bedrettin, bilgi alanında ele avuca sığmıyordu. Döneminde tüm bilgin ve hocalarla tartıştı. Kendisinden önce gelmiş geçmiş büyük bilginlerin eserlerini okuma fırsatı buldu. Bedrettin'in bu süreçler içerisinde İslam’a ve diğer dinlere bakışı artık kendi yorumlarıyla dile getiriliyordu. Tüm dinleri inceleyerek, bir karşılaştırma da yapmıştı.

Dini düşünceler yanında Bedrettin'in sosyal düşünceleri de toplumlara ışık tutmaya başlamıştı. O'nun geliştirdiği fikirler daha çok yoksul halk taraftarlı­ğıydı.

Bedrettin'in düşünceleri neydi?

Şeyh Bedrettin'in fikirlerinin toplandığı en önemli yapıtı Varidat'tır. Bu yapıtında söylediği fikirler Şeyhin gelişmiş bilgeliğini ortaya koyar.

İnsanın Tanrı'yı tanımasında, Tanrısal gerçekçilikte ancak Tanrı'yla ya­kın ilişki kurmaktan, onunla konuşmaktan, bir olmaktan geçer. Tanrı'yla kuru­lan diyalog sonucu insanın içinin çeşitli kötülüklerden arınacağını belirtir. Bü­tün ilişkilerinde insanla, Tanrı'yı buluşturur. Tanrı'yı bulmak içinse insandan hareket edilir.

Bedrettin, Tanrı'yla ilişki kurduğunu söylemekten kendisini kurtaramaz­ken, Kur'an'dan verdigi örneklerde de Tanrı'dan ilham geldiği noktasında durur. İlişkilerini ruhla başlayıp, Tanrı'yla bitirmesi de, Tanrı'ya kendisi­ni ne kadar çok yaklaştırdığını, yakıştırdığını gösterir.

İnsan, özellikleri bakımından Tanrı'dan bir parçadır. İnsanlar yaratılışın­da Tanrı kendisini örneklemiştir. İnsanların Tanrı'ya benzemelerinde hiç bir sakınca bulunmamaktadır. İnsan, düşünce ve yetenekleri bakımından da tanrısaldır. İnsanın yaratılışı diğer varlıklardan da üstündür. Tanrı'nın varlığı evreni tamamlar. Evrenin varlığı yine Tanrı'yla varoluşudur. Evrenin varlığı dolaylı değil, direktir. Mutlak varlık her şeyin başıdır.

Bedrettin'in düşle ilgili görüşleri de nettir. Uykuda görülen düş, duyguların yeniden ortaya çıkışıyla ilgilidir.

Bedrettin, İslam’ın tersine, öldükten sonra dirilmeye, ruhlarınsa bedenden ayrılmasına inanmaz. İnsanın dirilmesi, ancak kendi soyundan gelenlerle  yeniden ortaya çıkar. Bu, bir neslin devam etmesidir.

Meleklerin varlıklarıysa yine insanın düşüncelerinin bir yansımasıdır. İyilik ve kötülüğü düşündüğünde, kafana göre iyi ve kötüyü biçimliyorsun Biçimlediğin şeyse düştür.

Bedrettin, varlık birliği dediğimiz "Vahdet-i Vücut"ta insanın Tanrı’yla birliği meselesine inanır.

Akıl konusunda başka bir yaklaşım getirerek, aklın Tanrı'yı kavrayamayacağını  söyler. Bu kavrayış, aklın sınırlarını aşar, gücünün sınırları buna ye­terli değildir. Sezişlerde derin düşüncelerin dışına çıkış, tutkulardan arınmadır. Bilgisiz kimselerde sezginin olamayacağını belirler. Yanılmanın bilgisizlikten kaynaklandığını, akılla yanılmanın ilişkisinin olamayacağını söyler. Ölümle il­gili olarak da, kişinin gerçek varlıktan uzaklaşmasıdır der.

İçe kapanışta, insan kendisini Tanrı'ya verir. Salt onu düşünür. Bu doğrul­tuda olgunlaşarak, kendisini bütün kötülüklerden arındırır. Ölen gövdelerin tekrar dirilmesi diye bir şey asla yoktur. Bütün namazlar ve dualar, insanın ah­laken düzelmesi, kendi nefsindeki kötülükleri yok etmesi için bir araçtır.

Tapınmanın koşulu ve kuralı yoktur. Tanrı, her türlü tapınmayı kabullenir.

Şeyh Bedrettin'in bilim adamlığı yanında en büyük özelliği toplumsal ko­nularda öncü ve lider nitelikli olmasıdır. Hem iyi bir devlet adamı hem de iyi bir düşün adamıdır. Musa Çelebi'ye benimsettiği toplumculuk yapısı, Musa Çelebi'nin iktidarı uzun süre devam etmiş olsaydı kendisini gösterecekti. İlk sosyalist düşüncelerin çekirdeklerinin Şeyh Bedrettin'in fikirlerinde filizlen­mesi, onun ne kadar çok ileri görüşlü bilgin olmasını kanıtlamaktadır.

Musa Çelebi'nin öldürülmesinin ardından, Bedrettin'in eylemlerinin, Ana­dolu'nun çeşitli bölgelerinde devam ediyor olması, onun ne kadar büyük bir ey­lem adamı olduğunu göstermektedir. Kendisinin Alevi kökeninden birisi olma­masına karşın, yandaşlarının ve dayandığı halk kitlesinin büyük bir bölümünün Alevi topluma dayanması, Bedrettin'in fikirlerinin, her zaman muhalefette yaralan  Alevi inançlarıyla birlikte olması, onların guruplarıyla birlikte olmamamsı hem  Bedrettin'in ana düşünceleri ve eylemlerinin halktan yana olmasını,  hem de  Alevi muhalefetinin toplumun yoksul kesimlerine dayandığının bir göstergesidir.

Bedrettin'de, Sünniliğe dayanan fikir ve eylemlerinin bulunmaması, onun, bir  Alevi önderi gibi anılmasında bir sakınca olmasa gerek.

'Bedrettin, bugünkü görüntüleri içinde bir Alevi sayılmaz. İslam bilimlerini sonuna değin öğrenmiş, bilimler arasında karşılaştırma yapabilecek yetkiye varmış, dürüst namuslu, zeki bir bilgindi. Doğumundan ölümüne değin okuyan o ve üreten bir kişi için değişik yorumlar getirilmesi doğaldır. Bize göre Bedrettin, bir yolak (tarikat) adamı değildi. Kişisel olarak o denli gelişmiş ve

dolmuştu ki, bu zeki adamın düşüncelerini bir yolak üyesinin anlaması olanak değildi “2

Şeyh Bedrettin, Musa Çelebi'nin Başkomutanı olduktan sonra, ona fikirlerini benimsetmiş, uygulama noktasında da çalışmalar yapmıştır. Yakın yardımcısı kahyası olan  Börklüce  Mustafa, hem Bedrettin'in fikirlerini hem de kendi  fikirlerini birleştirerek yoksul kesim içerisinde yaymağa başlamıştı. Bedrettin'in düşüncelerine isteyerek benimseyen Musa Çelebi, babası za­manında önemli görevlerde bulunan beyleri kazanma yerine, onları çevresinden uzaklaştırmıştır.  Feodal beylere  dayanan kardeşi Mehmet Çelebi, Bursa’da  hükümdarlık yapıyor, bir yanda da sırtını Bedrettin'in fikirlerine ve fakir köylülere dayayan Musa Çelebi iktidar kavgası veriyorlardı.

Peki neydi  Bedrettin'in savunduğu eylemler?

Musa Çelebi, Bedrettin ve Börklüce Mustafa’yı bilerek mi yanına almıştı? Yoksa gerçekten fikirlerini kayıtsız koşulsuz destekliyor  muydu?  Köylülerin durumları nasıldı?

'Bedrettin'in tasavvufla ilgili, İslam diniyle pek bağdaşmayan toplumcu düşünceleri  Edirne'de görev alışından çok önce belirmiş, çevresinde toplananlarca  benimsenip yayılmaya başlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki bu konuda pek de boş olmayan  Börklüce Mustafa da şeyhin  görüşlerine kendininkileri de eklemiş, ortakçılığa dayanan bir toplum anlayışını geliştirip yaymaya başlamıştır.

            Şeyh ile kâhyasının görüşlerinden oluşan bu ortakçı toplum düzeni, daha çok geçim sıkıntısı çeken üretici toplulukların ilgisini çekmiş, onların yaşamına yön verebilecek nitelikte sayılmıştır. Nitekim ayaklananların köylülerden, topraksız kimselerden oluşması da bunu göstermektedir. Yoksa köylülerin yalnız dini inançlarıyla,  cennet umuduyla böyle bir işe sarılmaları pek olası görülmüyor. Köylüler, genellikle, varlıklı kimselerin, beylerin tarlalarında,  yaylalarında boğaz tokluğuna çalışan kimselerdi. Onlar için bütün iş, toprakların, onlardan sağlanan ürünlerin ortaklaşa olması gerçekten en ilginç toplum düzenidir. Börklüce Mustafa'nın, Torlak Kemal'in birer köylü oluşu Batı Anadolu'nun, Rumeli'nin bütün üretim alanlarının, tarlaların, bağların belli  kimselerin egemenliği altında bulunuşu, köylülerin birer işçi olarak yaşamlarını  sürdürme gereğinde kalışları, o çağda, bütün bu toplum varlıklarım ortaklaşa yararlanmayı ilginç gösterecek nedenlerdir. O dönemde, özellik Batı Anadolu'da Hıristiyan halk çoğunluktaydı.           İşlenir topraklarda çalışan! devlete cizye denen vergiyi ödeyenler, hazine'nin en büyük gelirini sağlayalar onlardı. Simaviliğin onlar arasında da yayılması, din ayrılığının pek gözetmemesi ya da birçok Hıristiyan’ın din değiştirip Müslüman olması (gerçek öyle görünmesi) gibi olaylar üretim alanlarında çalışanların tutumlarını gösterir.  Devlet bu yurttaşların sağladığı gelirlerle (vergilerle) varlıklı duruma gelmiş, hazine dolmuş, halk yararına açık bir tüketim yok, toplum düzeni yönetici kuruluşa açık, halk kesimine kapalı. Bundan dolayı devlet varlıklı, yanlınız  cami, mescid, çeşme, medrese açmaktadır. Oysa halkın üretici gücünü arttırmak için yeni üretim alanları bulmak, üretimden sağlanan gelirlerle halka yararlı olmak, böyle bir toplum düzenini oluşturmak gerekiyordu Devletin düşünmek istemediği bu toplum düzenini, söylentilere, Osmanlı tarihçilerine bakılırsa, Börklüce Mustafa gerçekleştirmek istiyordu. Bu düzen de toplumcu, üretim alanlarının toplum yararına işletilmesini öngören, halk kesimine açık bir nitelik taşıyordu."3

Musa Çelebi'nin çevresinde oluşan halkın, kimlerden olduğu ve Musa Çelebi'nin görüşlerini yansıtmasını, Çetin Yetkin, Lewis'ten aktardığı yazısın­da şöyle söylemektedir: "Musa Çelebi'nin bayrağı altında toplananlar, beylerin baskılarından bunalmış bulunan gerek Müslüman, gerekse Hıristiyan fakir köy­lü ve kitleleridir. Bu niteliğiyle Musa Çelebi'nin mücadelesinin egemen çev­reler için toplumsal bir tehlike oluşturduğunu göstermektedir."4 Yine "Nitekim, Musa Çelebi'nin Şeyh Bedrettin'i Kazaskerliğe getirmesi bir rastlantı olmadığı gibi,devletin nimetlerinden halktan olan kişileri yararlandırması da

0nun toplumsal tutumunu belirtmektedir. Bu nedenle çıkarları kutsal ittifaktan yana  olan yazarlar da Musa Çelebi'yi zalim ve sert bir hükümdar olarak demekle yetinmişler, onun toplumsal yanına hiç değinmemişlerdir. Buna karşın, örneğin Hammer Mehmet Çelebi'nin kişiliğinden söz ederken şöyle der “Bütün  hayatı boyunca Bizans imparatorunun sadık müttefiki, Türkmen asilerinin  korkunç düşmanıydı."5

Bedrettin, Musa Çelebi'ye Kazaskerlik yaptığı dönemlerde ilişkilerini çevreyle geliştirmiş, fikirlerini her ulustan insanlara yayma fırsatı bulmuştu. Bu süreç içerisinde Hem Börklüce Mustafa hem de Torlak Kemal, Bedrettin’in fikirlerini Anadolu'ya yayıyorlardı. Bu fikirleri yayarken de ayaklanma hazırlığı  içerisindeydiler. Bu ayaklanmayı Çelebi Mehmet'in yönetiminde bulunan Aydın ve Kütahya çevresinde yoğunlaştırmışlardı. Bunlar ayaklanma sonucunda birleşik bir Osmanlı devletiyle kendi görüşleri doğrultusunda  düzenlerini kuracaklardı.

 

            Ülkede hem ekonomik hem dinsel olarak sürdürülen baskılar hep ezilen kesimler üzerindeydi. Feodal beylerin topladığı vergiler halkı canından usandırmıştı. Her ne kadar Musa Çelebi toplumsal bir devlet yapısı özlemi içerisin bulunsa da, bu dönemde ülke, Timur'un uğrattığı yıkım ve bununla birlik feodal beylerin daha çok palazlandığı bir döneme girmekteydi.

Devletin resmi ideolojisi, Sünniliğe fazlaca eğilimli bir yapıdaydı. Feodal Beylerin içinde bulunduğu bu merkezi aristokrasi Aleviliğin bilincini ve dünya görüşünü benimsemek noktasından uzaktılar. Zaten o yapı onlara ters gelmektedir. Medreselerde hem yönetici yetiştiriliyor hem de dinsel bir eğitim veriliyordu.

 Bu dinsel ve yönetici eğitimi Sünni ideolojinin temellerini sağlamlaştıran Arap kültürüne dayanıyordu.

Osmanlı devletinde, başlangıçta oluşturulan yapı yavaş yavaş ortadan kalkmıştı. Horasan Erenleri'nin geliştirdiği insana dayalı düşünce yerini kaderciliğe ve katı inançlara bırakıyordu.

Timur'un, Osmanlı devletini Ankara Savaşı'nda yenmesinden sonra, Anadolu’da oluşan durum, yönetim boşluğu yaşattı. Bu boşluğu doldurmak

İçin harekete  geçen çeşitli sınıflar kendi sınıfsal mücadelelerini, Musa ve Mehmet Çelebi kardeşler üzerinde yoğunlaştırdılar. Musa ve Mehmet Çelebi kardeşler  arasındaki mücadele her ne kadar kişisel iktidar kavgası şeklinde geçiyor muş gibi görünse de, özünde bu kavganın nedeni feodal beylerle halk kesimi arasında geçiyordu. Timur'un Anadolu'yu yağma etmesiyle zaten sıkın­tı çeken halkın, kaybedeceği bir şeyin kalmaması, bu ara feodal beylerin de halkı kullanarak kendi topraklarına toprak katmak, dolaysıyla yönetime de sahip olmaktı.

Osmanlı tarihçisi Hoca Sadettin Efendi 4 ciltlik Tacüt-Tevarih adlı eserin­de Bedrettin olayını kendi görüşleri doğrultusunda şöyle anlatır.

Bu Osmanlı tarihçisinin görüşlerini aşağıya alıyoruz.

 

"Şeyhi sevenler sayılamayacak kadar çoğaldı.

Otağıysa onun gence yaşlıya durak oldu.

 

Böylece gizli bilgilere yaklaştığını gördükçe, halk üzerindeki etkisinin gittikçe arttığını hissettikçe, vesveseli bir gurura kapılmış, çıkabileceği en yük­sek yerin darağacı olması ihtimalini aklına getirmemiş, hele huzur ve rahat içinde yaşamanın gereğini hiç düşünmemiş bir kişi olarak, halkın gönlünü ken­dine çekmek için çaba harcamaya ve halifeleri eliyle onları kendisine bağ­lamaya koyulmuştu. Şeyh daha Kazasker iken, kethüdası ve özel işlerinde tek adamı ama, halifeleri arasında lanetlenesicelerin başbuğu olan Börklüce Mustafa'ysa, Musa Çelebi olayından sonra Aydın ili'ne gitmişti. Orada halkın ve ileri gelenlerin gözünü fesatlık bağları ile bağlayıp nice saf kimseleri hîle ve düzenle tuzağına düşürmüş sevgi tohumlarını, kavrayışları kıt Türklerin gönül tarlalarına ekivermişti. Bu çalışmalar sonunda Aydın halkının zayıf yüreklerini bir bir kendisine bağlamıştı.Sofu davranışıyla hilekârlıkta baş çekti nice düzenler kurdu.Hilebaz yapısıyla feleği aldatıp ne oyunlar oynadı.

Aslında tek inandığı sapıklık, gerçek tutumu da fesatlık olup kalp ocağın­da serkeşlik ateşini yakmakta idi. Nitekim dünya tutkusunu dile getiren dolu ile sarhoş, şehvet azgınlığı ile kendini kaybetmiş, nefis denilen şeytana tutsak ol­muş bir nice cahil ve gücün gününe yaşayan insanı, refah ve güzel günler umuduyla tava getirip, aldatıcı sözlerle kendi tarafına çekmişti. Bu suretle çev­resinde toplananların sayısı arttı, kendi havasına uyanlar çoğaldı. Böylece üç-binden fazla yaya ve atlı fesatçıya başbuğ olup, kendi görüşlerini uygulama davasına kalktığı, sapıklık sancaklarım açtığı, kargaşayı kopardığı haberi Şeyh'e ulaşınca, Simavna oğlu, işin sonunun felaket ve bu düzme alayın elde edeceği tek şeyin dehşet olacağını düşündü. Bu yüzden, kendisinin sorguya çekilme ihtimalini de hesaba katıp kaçmaya kalkıştı. Önce İsfendiyar'ın ülkesine gitti. Musa Çelebi'ye olan yakınlığı nedeniyle Eflak hâkimiyle de tanış aklarından, İsfendiyar diyarından gemiye girip, uygun esen yelle Eflak diyarına ulaştı. Eflak kâfiriyse şeyhin gelişini sevinçle karşıladı ona hesapsız ikramlarda  bulundu. Bu ayrılık rüzgârının esmeye başladığı günlerde, şanlı ! Sultan ise Rumeli yakasına geçmiş ve Selanik kalesini fethetmeyi tasarlamış,oraya hareket etmiş bulunuyordu. Börklüce Mustafa'nın başkaldırdığı, bir fesat  kopardığı haberi adaletin derlendiği tahtın önüne getirilince, Rumiye-i -Suğra hâkimi olan Şehzade Sultan Murad hazretleri bu yaramaz güruhu  itmek üzere görevlendirilmiş, Bayezit Paşa da yanındaki seçme askerlerler  onun  emrine verilmişti. Mevlana İdris'in eserinden, Bayezit Paşa'nın, Börklüce cenginde  bile olmadığı, belki Rumeli'nde Kadı Bedreddin'e karşı yapılan harekatta  padişahın kuvvetlerine komuta ettiği anlaşılmaktadır."6

Yine bu eserde, Börklüce'nin yanında on bine yakın bir kuvvetin, Kemal oğlu Torlak Hud'un (57) yanında ise üç binden fazla insanın toplandığı sonucu görülmektedir.  Neşrî'nin Tarihi'ne gelince her ikisinin topladıkları askerin  binden az olduğu, Börklüce   Mustafa ile Şehzadenin, Aydın ili'nde, Karaburun denilen  yerde savaşa tutuştuklarını, iki tarafın birliklerinden, atların ayaklarından kalkan tozların dönem gök kubbenin parlak yüzünü kara renge   bürüdüklerini, kılıçların şakırtılarından, safların tokuşmalarından bunların Behram'ın kan dökücü askerlerine denk olduklarının  bildirdiğini anlatır. İşin sonunda  sapıklık ve ahlaksızlık denizinde yüzen kendini bilmezler, kaçış yolunu  tutmuşlar, yiğitlerin saldırıları karşısında helak olmuşlardı. Başbuğları : sözde sofuyu ise müsrifi (58) ye lokma eylemişlerdi. Beklenmeyecek derecede bol ganimet çıkaran askerlere gelince, onlar eşrafın altınlarına sahip oldular.  Şehzade bu ili, tımarlara bölerek başarılı askerlerine üleştirdi. Bayezit  Manisa yöresine gönderdi. Paşa da burada yakaladığı Kemaloğlu Torlak Hud'u idam ve adamlarını temizlemekle koparılan bu fitneyi bastırdı.

           Bu  günlerde ise Şeyh Bedreddin, Rumeli yakasında kendisine bağlı olanları çevresine toplamıştı. Kazasker iken bir çok kimseye iş vermekle, nice kimse görev bulmada yardımcı olmakla, mal ve mülk sahibi birçok kişiyi korumakla, işsiz güçsüzleri iş sahibi etmekle kendini sevdirmiş olduğundan, kalabalık bir topluluk meydana gelmişti. Bunlarla önce Silistre'ye,oradan da Deliorman denilen ağaç denizine girerek çevredeki yakınlara sofularla gizlice mektuplar yolladı. Bu ürkütücü haberler, zaferlerle aydınlanmış Sultanın kulağına erişince, aydın gönlünde üzüntülere sebeb oldu. Selanik fethini bir yana bıraktı ve sadece çevresinin talan edilmesiyle yetinip, saltanatının ana yolunda türeyen ot ve çalıları temizlemeyi, gidiş gelişe engel olan taşları, çakılları kaldırmaya öncelik vermeyi daha uygun görerek Serez tarafına hareket etti. Simavna oğlunun tutuşturduğu ateşi söndürmek üzere, sel gibi akan atlılarını gönderdi. İki taraf karşılaştığı gibi, Şeyh Bedreddin Mahmud  hakkında kendisinden yüz çevirmesi ile yılgın, engin, kaçış yolunu tutup Deliorman'a girerek kayboldu. Bu esnada Börklüce Mustafa ile Kemaloğlu Torlak Hud’un yenilgiye uğrayıp varlıklarının ortadan kaldırıldığı duyulmuş ve  bozgun Şeyhin kulağına da ulaşmıştı. Bu haber, onun çevresinde toplananları birbirlerini desteklemedeki inançlarını sarsmış, dağılıp, parçalanma görüntülerini ortaya çıkarmıştı. Çoğu yüz çevirince de iş, çorap söküğüne dönmüş, kendilerine önder ve baş olarak tanıdıkları şeyhi unutup kendi özlerini kurtarmak amacıyla Bedreddin'i yakaladıkları gibi Yüce hakanın katına getirmişlere Mevlana İdris, Bayezit Paşa'mn Şeyh ile savaşarak galip geldikten sonra, bazı güvendiği kimseleri Şeyh'in yanına gönderdiğini, biat ettirir gibi yaptıran onu, bunların eliyle yakalattığını söyler. Şeyh'in bilim alanındaki üstünlüğü ilim ve bilgi göğündeki parlayan kişiliği, herkesçe bilinen ve kabul edilen b gerçekti. Zor konulan çözmekte adı unutulmayan bir bilginin, ortaya çıkardığı durumun incelenmesi işini padişah, bu gerekçeyle din bilginlerine bıraktı. Bu maksatla toplattığı kurulun konuyu hak üzere çözmelerini istedi. Yüce Padişahın önünde din bilginleri toplanarak söz aldılar. Her biri Şeyhi bilim oklarına hedef alarak serzenişlerde, azarlamalarda bulundular. Ayaklanmakla, baş kaldırmakla bilim adamlarının yüzlerini kara toprağa düşürdüğü için onun ağ hakaretlere ve cezalara layık olduğunu, açık ve kesin sözlerle belirttiler ve o tadan kaldırılması gereğini bildirdiler. Bunlar arasında Mevlana Sa'ded-din Taftazanî'nin öğrencilerinden olup o tarihlerde İran'dan gelerek Anadolu diyarını uğurlu ayaklarıyla  sevinçlerle doldurmuş olan, bilgi derlemek isteğine olanlara mutluluk getiren varlığı ile neşeler vermiş bulunan Mevlana Haydar Hetevî şer'î delillerle Şeyh'i susturduktan sonra, görüşünü âyet ve hadislerle de bir kat daha berkitip, Bedreddin'in "Allah onu bilgisi olduğu halde yanılttı" hükmüne bağlandığını açık ve kesin delillerle ispat etmişti. Doğruluğunda şüphe olmayan "kim ki size gelir de hepinize baş olan bir kimse üzerine  ayaklanmanızı buyurur ve varlığınızı parçalamak isterse, onu ölüm emri g

YORUMLAR (0)
Ad Soyad * Güvenlik *
Diğer Makaleleri
Balkanlarda Bektaşilik

Gülağ ÖZ 10 Nisan 2017 01:01

Balkanlarda Bektaşilik

Balkan coğrafyası Osmanlı açısından nasıl önemliyse bugüne baktığımızda Alevi Bektaşilik açısından önemi ve etkisi görülmektedir.

SEYYİT BATTAL GAZİ

Gülağ ÖZ 22 Mart 2017 00:00

SEYYİT BATTAL GAZİ

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Gülağ ÖZ 07 Ocak 2017 01:01

Ahmet YESEVİ ve Türkistan

Asırlardır dünyamızı aydınlatan,insanımızın usundan çıkmayan Ahmet Yesevi; bugün Anadolu Türkünün içinde yaşayan bir bilge kişidir.

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

Gülağ ÖZ 05 Ocak 2017 00:00

Alevi Katliamlarında Bir Padişah (4.Murat)

DÜŞKÜNLÜK

Gülağ ÖZ 28 Mart 2012 00:00

DÜŞKÜNLÜK

ALEVİ AYDINI OLMAK

Ali YILDIRIM 29 Şubat 2012 00:00

ALEVİ AYDINI OLMAK

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK  ZİYARET  YERLERİ VE OCAKLAR

Gülağ ÖZ 25 Şubat 2012 00:00

SİVRİALAN KÖYÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK ZİYARET YERLERİ VE OCAKLAR

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Büyükelçinin vaazı ve Diyanet’in Dedeleri

Düğün değil bayram değil...

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Düğün değil bayram değil...

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri

Ali YILDIRIM 10 Aralık 2011 00:00

Alevilik nedir, Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri